Mesele Nizar Amedi Değil:
Kürdistan’da Barzani - Talabani Çatışması?
Maaruf Ataoğlu
Önce şunu açıkça söyleyelim:
Bağdat’ta Irak Cumhurbaşkanı seçilen Sayın Nizar Amedi’yi kutluyorum. Yapıcı ve diplomatik kişiliği ile başta Kürdistan olmak üzere Irak halkına hizmet edeceğine inanıyorum.
Mesele bir isme karşı olup onu “tanımıyoruz” diye çıkışmak değil; aslında KDP’nin gösterdiği bir tavırdır.
Ama eğer bu çıkışın arkasında, yıllardır Kürdistan siyasetinde korunmaya çalışılan Barzani - Talabani tekeli varsa, o zaman bu tavır ilkesel bir duruş değil; düpedüz iktidar ve koltuk hırsının açık bir refleksidir.
Bugün KDP’nin verdiği tepki, yalnızca Bağdat’taki parlamento oturumunun usulüne dair bir tepki değildir ve öyle de görülmemelidir.
Asıl mesele şudur:
Kürdistan’da Barzani - Talabani hanedanlığının siyasetteki belirleyici ağırlığı Bağdat’ta, Barzanilerin ısrarı üzerine çarpışınca, buna “halkın hakkı” adı verilerek itiraz edilmektedir.
Oysa Kürdistan halkının hakkı, iki aileye ya da iki haneye, iki parti geleneğine tapulanmış bir miras değildir. Öncelikle bu iki ailenin çocukları Kürdistan’ın ve Kürdistan halkının yakasından düşsünler, yeter artık. Bırakın Kürdistan’da demokrasi gelişsin, halkın hakkı çoğulcu demokrasi ile temsil edilsin. Ortak akıl ile Kürdistan halkının sıradan çocukları başbakan olsun, bakan olsun, devlet başkanı olsun. Böylece Kürdistan hepimizin ülkesi olsun.
Evet, hakkınızı inkâr etmiyoruz. Sayın Mellâ Müstafa Barzani’nin, Sayın Mesud Barzani’nin ve Mam Celal’in emeklerini özümsüyoruz ve Kürdistan tarihine altın harflerle kazınması gerektiğine inanıyoruz. Çok bedeller ödeyerek bu güne geldiniz. Bunların hepsi doğru. Ayrıca Kürdistan halkı olarak sizlere müteşekkiriz; fakat ülkemiz iki ailenin çiftliği ve çıkar sahası değildir ve olmamalıdır.
“Cumhurbaşkanlığı bir partinin değil, Kürdistan halkının hakkıdır” diyenler, önce dönüp Kürdistan’da kendilerine de bakmalıdırlar. Devlet başkanı Barzani, başbakan Barzani… Kürdistan ismen var ama yönetsel olarak Barzanistan - Talabanistan olmuş. Ülkenin toprağının büyük bir bölümü kaybedilmiş; otuz yılı aşkın bir zamandan beri başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere tüm dost devletlerin çabalarına rağmen birleşemediniz.
Yeter artık; siz de kızıl yıldızlı flamalılar gibi bu halkın geleceğini daha fazla yok etmeyin.
Çünkü Kürdistan’da yıllardır siyasetin, kurumların, diplomasinin ve karar mekanizmalarının hepsi bu iki aile ve onların dar çevrelerinin denetiminde tutulduğu herkesin bildiği bir gerçektir.
Bölgenin siyasal düzeninin uzun süre aynı egemen güçlerin çıkarlarını koruyan iki aile yapısına dönüştüğü yönünde ulusal ve uluslararası akademik ve analitik değerlendirmeler de bunun somut göstergesidir.
Daha acı olan ise şudur:
Daha önce tarafların karşılıklı uzlaşmazlığı, dar parti hesapları ve yanlış stratejileri sonucunda Kürdistan toprağının çok büyük bölümü kaybedilirken, ne KDP’nin ne de YNK’nin aynı sertlikte, aynı onurla ve aynı siyasi ahlakla tepki gösterdiği görülmemiştir.
Toprak kaybında özellikle suskun kalan KDP - YNK, temsil kaybında neden hep öfkeli bir siyaset sürdürmektedir?
Bu kadar öfkeli bir siyaset sürdürmeleri aslında halkın isteği için değil, kendileri tarafından ele geçirilmek istenen son koltuğun bir tezahürüdür.
Bugün “tanımıyoruz” denilen şey aslında bir kişi ismi değil;
Barzani tekelinin dışında gelişen her türlü kazanım ihtimalidir.
Ben Kâk Nizar’ı yakinen tanırım; sorun Nizar Amedi’nin şahsında değildir.
Sorun, Barzani çizgisinin onayı dışında bir siyasi sonucun Bağdat’ta YNK lehine ortaya çıkmış olmasıdır.
Kürdistan halkı artık şunu görmek zorundadır:
Bir makamı “Kürdistan’ın hakkıdır” diye savunmak başka bir şeydir;
o makamı yalnızca kendi siyasi hanedanının doğal mülkü gibi görmek bambaşka bir şeydir.
Ve ne yazık ki bugün verilen tepki, ikinci anlayışın izlerini taşımaktadır.
Boykot etmek, geri çekilmek, “muhatap olmayacağız” demek çok ayıp söylemlerdir…
Bu söylemler güçlü görünse de aslında otuz yılı aşkındır Kürdistan’da bu iki ailenin etkisindeki partilerin siyasetsizliğinin dilidir.
Çünkü demokrasi ve halk için yapılan gerçek siyaset, sadece kendi istediğin sonuç çıktığında meşru saydığın bir oyun değildir.
Kürdistan’da bugün en büyük krizlerden biri, dış tehdit kadar aslında iç tekelleşmedir.
Bir halkın kaderi, iki partinin; iki ayrı bölgenin geleceği, birkaç ailenin değil, bir milletin temsiline dayanmalıdır. Kürdistan davası birkaç kişinin tarihsel ayrıcalığının konusu haline getirilemez kadar büyük ve ulvi bir davadır.
Ben şahsen doksanlı yıllarda Kürdistan’a çok büyük emekler verdim. İki binli yıllarda ne umutlarla Kürdistan’a yerleştim. Kürdistan’da çok ciddi projelere imza attım. Süleymaniye’de ilk otoyolu ben yaptım. İlk beton santralini ben kurdum. İlk içkili restoranı ben açtım. Fakat zamanla oradan ince ince dışlandığımı görerek işlerimi Bağdat’a, Necef’e, Kerbela’ya taşıdım. Zira Mam Celal ile çok iyi dost olmama rağmen eşinin klikleri tarafından istenmedim. Daha sonra Azadi Parkı’nda “emmn’e sûrdaki” restoranıma el konuldu, gözaltına alındım, tehdit edildim. Nice hayallerle gittiğim ülkem olan Kürdistan’ı yüreğim kanayarak terk ettim. Benimkisi küçücük bir örnek olduğu için yazdım.
Açık konuşalım:
Kürdistan’da Barzani - Talabani tekelini koruma refleksi, artık milli siyaset diye bizlere, Kürdistan halkına sunulamaz.
Bu refleks, halkın çoğul iradesini daraltan, Kürt siyasetini kısırlaştıran ve adım adım Kürdistan’daki kazanımların yitirilmesine sebep olan; Kürd halkını Kürdistan’dan soğutan, bu iki ailenin kendileri dışında gelişen her farklı sonucu “gayrimeşru” ilan eden bir vesayet anlayışıdır.
Sonuç olarak mesele bir cumhurbaşkanlığı seçimi değildir.
Mesele, Kürdistan’da temsilin mi esas olacağı, yoksa Barzani - Talabani tekelinin mi korunacağının meselesidir.
Ve tarih, halk adına konuşup halkın önünü kapatanları değil;
halkın iradesine alan açanları, Kürdleri Kürdistan’a katanları hatırlayacaktır.
Saygılarımla


