MESELEM DÜŞMANLIK DEĞİL, TARİH KARŞISINDA BİR VİCDAN VE MUHASEBE ÇAĞRISIDIR
Son zamanlarda bazı okurlarım, PKK’ye, KDP’ye, YNK’ye, PSK’ye, HAK-PAR’a veya DEM Parti’ye yönelik eleştirilerimi okuduklarında, sanki bu hareketlere karşı kişisel bir düşmanlık beslediğim ya da Kürd siyasal mücadelesinin karşısında durduğum yönünde bir algıya kapılabiliyorlar.
Oysa durum tam tersidir.
Ben özünde hiçbir Kürd siyasal hareketinin düşmanı değilim. Hiç kimseye karşı kin, intikam ya da husumet duygusuyla asla kalem oynatmıyorum.
Çünkü biliyorum ki farklı yöntemleri, farklı ideolojileri ve farklı siyasal tercihleri olsa da bu hareketlerin içinde mücadele etmiş on binlerce insan, kendi inandığı hakikatin değerleri uğruna ağır bedeller ödemiştir. Bu gerçeği inkâr etmek ne vicdanla, ne sosyolojiyle ne de Kürd milletinin özgürlük mücadelesiyle bağdaşır.
Evet, zaman zaman konjonktürel gelişmeler ışığında, başta PKK ve DEM olmak üzere son derece sert eleştiriler yöneltiyorum. Ancak bu sertliğin sebebi nefret değil; elli yıllık ömrümü adadığım mücadelenin ortaya çıkardığı olumsuz sonuçlara duyduğum tepki ve tarih karşısında hissettiğim sorumluluk duygusudur.
Kuzey Kürdistan için eleştirdiğim temel meseleler özellikle üç başlıkta toplanmaktadır.
Birincisi; “Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen sürecin, kamuoyuna gerçekçi bir çözüm ve kalıcı bir barış projesiymiş gibi sunulmasıdır. Oysa benim kanaatime göre, Kürd halkının kolektif hakları, anayasal güvenceleri ve siyasal statüsüne ilişkin hiçbir somut talep ortaya konulmadan yürütülen bir sürecin barış olarak sunulması, asla kabul edilemeyecek ciddi bir eksikliktir ve sorgulanmalıdır.
Bunun yerine, statüsüzlüğü meşrulaştıran ve “komün yaşamı” gibi günümüz uluslararası siyasetinde karşılığı bulunmayan ütopik yaklaşımların milletimize çözüm diye pazarlanması da eleştirilerimin en temel nedenlerinden biridir.
İkincisi; Rojava’da yıllardır büyük bedeller ödenerek oluşan fiilî yerel yönetim modelinin geleceği konusunda ortaya çıkan teslimiyet politikasıdır. Bana göre böylesine tarihsel bir kazanımın, Kürd halkının siyasal güvenceleri ve hakları konusunda açık ve kalıcı teminatlar sağlanmaksızın zayıflatılması ya da karşılıksız biçimde HTŞ’ye devredilmesi, sorgulanması gereken son derece önemli bir siyasal tercihtir.
Üçüncüsü ise, Kuzey Kürdistan’da geleceğe ilişkin siyasal perspektifte ulusal kimlik, anayasal tanınma ve kolektif haklar konusunda herhangi bir talebin dillendirilmemesidir. Bir halkın geleceğini ilgilendiren böylesine temel meselelerin hiç tartışılmaması veya önemsizleştirilmesi, bana göre demokratik siyasetin değil, her Kürdün düşünsel olarak sorgulaması gereken bir husustur.
Güney Kürdistan’da ise otuz yılı aşkın bir süredir KDP ve YNK, iki ulusal parti gibi değil; iki ailenin nüfuz ve çıkar ilişkileri ekseninde hareket ederek, dünyadaki bütün Kürdlerin umudu olan Federal Kürdistan Bölgesi’nin temellerini sarsacak derecede kör bir çekişmenin ve anlaşmazlığın içinde bulunmaktadır.
Bu nedenle yazılarımın amacı herhangi bir hareketi yıpratmak ya da onlara düşmanlık yapmak değildir. Tam tersine, Kürd siyasetinin kendi kararlarını, stratejilerini ve tarihsel tercihlerini özgürce tartışabilmesine dikkat çekerek, küçük de olsa bir katkı sunabilmektir.
Çünkü sorgulanmayan siyaset zamanla dogmaya dönüşür. Dogmalar ise Kürd milletini ileriye değil, durağanlığa ve yok oluşa götürür.
Benim itirazım kişilere değil, siyasal sonuçlaradır.
Benim meselem düşmanlık değil, ciddi bir iç muhasebedir.
Benim amacım kutuplaşma değil, düşünmeye davettir.
Eğer nüfusu altmış milyonu aşan bir millet kendi geleceğini konuşamayacak, kendi siyasal tercihlerini eleştiremeyecek ve kendi stratejilerini yeniden değerlendiremeyecek hâle gelmişse, asıl tehlike dışarıdan değil; içeride oluşan çürümenin sonucudur.
Bu nedenle ben, inanarak yazılarımı yazmaya devam edeceğim.
Çünkü temel amacım ve inancım şudur: Hakikate ulaşmanın yolu alkıştan değil; cesur sorulardan, samimi özeleştiriden ve özgür tartışmadan geçer.
Saygılarımla,
Maaruf Ataoğlu
27.06.2026


