Milliyetçilik:
Savunması Değil, Elden Kayıp Gitmekte Olan Bir İktidar Hastalığıdır
Milliyetçilik ve ırk üstünlüğü fikri, insanlığın ilerlemiş bilinci değildir.
Aksine; çözemediği yapısal sorunları kimliğe yükleyen devletlerin - toplumların düşünmeden, sorgulamadan, sürü psikolojisine sarıldığı bir siyasal hastalıktır.
Bu hastalık, Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılında giderek bulaşıcı bir hâle geldi.
I. Osmanlı’da Milliyetçiliğin Başlangıcı: Büyüme Değil, Dağılma Sürecinin Reçetesi Oldu.
18. yüzyılın ortalarından itibaren, başta Fransa olmak üzere Avrupa’dan ithal edilen milliyetçilik fikri;
çok uluslu bir imparatorluğu ayakta tutacak bir reçete olmaktan öte,
parçalanmanın ideolojik gerekçesine dönüştü.
Osmanlı’nın çözülmesi ani değil, yavaş ve sistematik oldu:
• 1821–1829: Yunan İsyanı ve bağımsızlık
• 1877–1878: Osmanlı–Rus Savaşı (93 Harbi)
• 1878 Berlin Antlaşması:
• Sırbistan, Karadağ, Romanya bağımsız
• Bulgaristan özerk
• Bosna-Hersek Avusturya yönetimine bırakıldı
Ve son darbe:
• 1912–1913 Balkan Savaşları
Osmanlı, Balkanlar’dan neredeyse tamamen çekildi.
1699’dan 1913’e uzanan yaklaşık 200 yıllık çözülme sürecinde, milliyetçilik fikri ile Rusya ve Avrupa müdahaleleri belirleyici rol oynadı.
Ulus-devletleşme Balkanlar’da erken başladı.
Osmanlı ise “çok dinli–çok milletli” yapıyı koruyacak adaletli bir ortak hukuk üretmeyi başaramadı.
II. Ortadoğu: Geç Ama Sert Kopuş
Ortadoğu, Osmanlı’nın en geç kaybettiği coğrafyadır.
Ama kopuş geç olduğu kadar hızlı ve yıkıcı olmuştur.
• I. Dünya Savaşı (1914–1918)
• 1916 Arap İsyanı
• İngiltere ve Fransa’nın doğrudan müdahalesi
• 1916 Sykes–Picot (gizli paylaşım)
• 1918 Mondros
• 1920 Sevr
Bu süreçte Osmanlı’nın kaybettiği başlıca bölgeler:
• Irak
• Suriye
• Filistin
• Ürdün
• Hicaz (bugünkü Suudi Arabistan’ın temeli)
19. yüzyıl sonu ile 1918 arasında yaşanan bu kayıp;
Osmanlı’nın dönüşememesi ve emperyalizmin, manda sistemi ve yapay sınırlarla paylaşımın eseridir.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan istikrarsızlıkların önemli bir kısmı,
işte bu paylaşımın doğrudan sonucudur.
III. Asıl Yıkım Nerede Oldu?
Osmanlı’yı yıkan şey yalnızca dış güçler değildi.
Asıl yıkım;
içeride süreklileşen baskılar sonucu filizlenen kimlik temelli iktidar kavgalarıydı.
Birlik, adalet ve ortak hukuk zayıfladıkça;
her unsur kendi etnik kimliğini bir “kurtuluş ideolojisi” olarak görmeye başladı.
Sonuçta imparatorluk,
savaş meydanlarında değil,
içerideki kimlik çatışmalarının pazarında haraç mezat satıldı.
IV. Turancılık: Bir Hayal, Erken Bir İntihardır.
Sultan II. Abdülhamit döneminde belirginleşen Turancılık fikri,
bir toparlanma stratejisi değil;
gerçeklikten kopmuş bir kimlik romantizmiydi.
Çok uluslu bir yapıyı,
tek bir etnik merkeze bağlama çabası,
Osmanlı’nın tabutuna çakılan en son çivilerden biri oldu.
Çünkü tarih şunu açıkça öğretir:
İmparatorluklar hayalle değil,
hak, hukuk ve adaletle ayakta kalır.
Turancılık;
ekonomik çöküşü, askeri gücün zayıflığı ve yönetsel iflası örtmek için üretilmiş bir ideolojik sis perdesiydi.
Sis dağıldığında geriye yalnızca
enkaz kaldı.
V. Cumhuriyet, Kemalizm ve Bölünme Korkusu
Cumhuriyet’le birlikte kurulan yeni devlet,
geçmişten ders almak yerine;
Osmanlı’nın milliyetçilikle elde edemediği sonucu,
bu kez Kürtlerle hesaplaşma ve bastırma yoluyla ülkeyi kurtarmayı seçti.
1924 Anayasasıyla Özellikle Kürtler yok sayıldı.
Kemalizm, başlangıçta bir modernleşme projesi gibi sunulsa da;
zamanla devleti kutsayan, toplumu tek tipleştiren
milliyetçi bir güvenlik ideolojisine dönüştü.
Merkezde tek bir korku vardı:
Bölünme.
Bu korku:
• Düşüncenin önüne geçti
• Çoğulculuğun boğazını sıktı
• Bütün farklılıkları tehdit olarak kodladı
Sonuç?
Türkiye, yüz yıl boyunca enerjisini gelişmeye değil;
bölünme korkusuyla kendini savunmaya harcadı.
Bu korku ülkeyi ileri götürmedi.
Aksine, zihinsel olarak iki yüz yıl geriye itti.
VI. Değişim Olmadan Dönüşüm Olmaz
Bu coğrafyanın en büyük trajedisi şudur:
Değişmek ister gibi yapıp, değişmemekte ısrar etmek.
Oysa değişim yoksa:
• Hukuk gelişmez
• Ekonomi büyümez
• Toplum iyileşmez
• Devlet akıllanmaz
Hiçbir kutsal ideoloji,
hiçbir “beka” söylemi,
hiçbir tarihsel mit
toplumu dönüştürmez.
Toplumu dönüştüren tek şey vardır:
Hakikatle yüzleşme cesareti.
Son Söz
Milliyetçilik bir aidiyet değil,
çaresizliğin ideolojisidir.
Irk üstünlüğü bir güç göstergesi değil,
zihinsel yoksulluğun ilanıdır.
Bu topraklar;
ne Turan hayalleriyle,
ne de bölünme korkularıyla kurtulur.
Ancak:
adaletle,
çoğulculukla,
özgür düşünceyle,
eşit yurttaşlıkla değişimi göze alarak ayağa kalkar.
Aksi hâlde tarih tekerrür etmez;
ısrarla tekrar edilir.


