Newroz’u ‘Tahrik’ Gören Siyaset Çözümü Baştan Kaybetmiştir
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Newroz’u bir “tahrik” unsuru olarak değerlendirmesi, Türkiye’de uzun yıllardır farklı biçimlerde gündeme gelen ve her defasında yarım kalan çözüm arayışları açısından son derece manidardır.
Erdoğan’ın şu ifadeleri dikkat çekicidir:
“Diyarbakır ve İstanbul’da olduğu gibi Nevruz’u bahane ederek milletimizin sinir uçlarıyla oynayan alçaklarla ilgili gerekeni yapıyoruz. Terörsüz Türkiye sürecimizi baltalamayı amaçlayan bu tarz tahrikler bizden gereken cevabı alacaktır.”
Bu açıklama, yalnızca anlık bir güvenlik refleksi değildir. Daha derinde, devlet aklının toplumsal hafızayı nasıl tanımladığına ve siyasal dili hangi eksende kurduğuna dair önemli ipuçları barındırır.
Türkiye’de “çözüm süreci” olarak adlandırılan dönemler – ister 2009’daki demokratik açılım, ister 2013-2015 arası müzakere süreci olsun – bize şunu göstermiştir:
Sorunun merkezinde yalnızca güvenlik değil, kimlik, hafıza ve tanınma meselesi vardır.
Tam da bu nedenle Newroz gibi tarihsel ve kültürel bir olguyu “tahrik zemini” olarak tanımlamak, meselenin özünü bilinçli bir şekilde tersine çevirmektir.
Çünkü Newroz;
bir gün değildir.
Bir etkinlik değildir.
Bir güvenlik başlığı hiç değildir.
Newroz, bir halkın tarihsel hafızası, direniş anlatısı ve kolektif kimlik ifadesidir.
Onu kriminalize ettiğinizde, yalnızca bir kutlamayı değil; o kutlamanın temsil ettiği aidiyeti, kültürü ve tarihsel sürekliliği hedef almış olursunuz.
Burada asıl mesele şudur:
Devlet, bir halkın hafızasına nasıl bakıyor?
Eğer bir bayram “bahane” olarak görülüyorsa, o bayramın sahibi de örtük biçimde “potansiyel tehdit” kategorisine yerleştiriliyor demektir. Bu ise klasik bir güvenlik yaklaşımı değil; derin bir sosyolojik kopuşun dilidir.
“Terörsüz Türkiye” söylemi, yüzeyde meşru ve arzu edilir bir hedef olarak sunulmaktadır. Ancak Türkiye’nin yakın geçmişi bize şunu öğretmiştir:
Bir hedefin meşruiyeti, onu gerçekleştirme yönteminden bağımsız değildir.
Eğer bu söylem;
• Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü sınırlayarak,
• kültürel ifadeyi kriminalize ederek,
• siyasal ve toplumsal talepleri güvenlik parantezine hapsederek
yürütülürse, bu bir çözüm değil; ertelenmiş bir kriz üretir.
Çözüm sürecinin en kritik kırılma noktası da tam olarak burada yaşanmıştı:
Kimlik meselesi, güvenlik politikalarının gölgesine yeniden çekildiğinde, diyalog yerini güvensizliğe bırakmıştı.
Tam da bu noktada, kamuoyunda dikkat çeken bir başka husus daha vardır:
DEM–İmralı heyetinin bu tür açıklamalar karşısındaki suskunluğu…
Bu suskunluk, yalnızca bir tercih midir?
Yoksa daha derin bir anlam mı taşımaktadır?
Bu noktada şu soru kaçınılmazdır:
Bu sessizlik, sürecin doğası gereği korunmak istenen bir stratejik bilinmezlik midir,
yoksa giderek belirginleşen bir irade zayıflığının ve teslimiyetin işareti mi?
Çünkü tarih bize şunu göstermiştir:
Belirsizlik bazen müzakerenin bir parçası olabilir.
Ancak uzun süren ve açıklanmayan sessizlikler, çoğu zaman toplumda güven değil, kuşku üretir.
Ve kuşkunun büyüdüğü yerde, çözüm umudu zayıflar.
Çünkü değişmeyen bir gerçek var:
Kimlik bastırılarak huzur kurulmaz.
Hafıza inkâr edilerek birlik inşa edilmez.
Newroz’u anlamayan bir siyaset, Kürt meselesinin özünü de kavrayamaz.
Onu “tahrik” olarak gören akıl, aslında kendi toplumsal meşruiyet sınırlarını daraltmaktadır.
Bu dilin en büyük tehlikesi ise şudur:
Toplumu ikiye böler.
Bir tarafı “meşru vatandaş”, diğerini “risk unsuru” olarak kodlar.
Oysa devlet dediğimiz yapı, ayrıştıran değil; birleştiren, güven inşa eden ve farklılıkları tanıyan bir mekanizma olmak zorundadır.
Sonuç olarak bu açıklama, bir çözüm iradesinin değil;
kontrol, sınırlandırma ve bastırma refleksinin güncel bir tezahürüdür.
Ve tarih, Türkiye dâhil olmak üzere defalarca şunu göstermiştir:
Bastırılan her kimlik, yalnızca geri dönmez;
daha güçlü, daha örgütlü ve daha bilinçli bir şekilde geri döner.


