Neyin Statüsü?
Tuncay Doğan’ın yazısında dile getirilen tartışmanın merkezine şu soruyu yerleştirmek gerekiyor:
Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut hukuk düzeni ve tanımları açısından mesele, bir terör örgütünün kurucusuna verilecek bir “statü” müdür; yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk düzeninde gerçekleşecek bir değişim sonucunda ortaya çıkabilecek yeni bir siyasi konum mudur?
Ortaya konulan tartışma, sanki teknik bir idari düzenleme meselesiymiş gibi sunulmaktadır. Oysa mesele son derece politiktir ve daha da önemlisi ciddi bir kavram kaymasına dayanmaktadır. Bir hükümlünün cezaevi koşulları ile bir siyasi aktörün “statüsü” elbette aynı şey değildir.
Ceza hukukunda hükümlünün hakları, infaz rejimi ve cezaevi koşulları düzenlenmiştir; ancak hukuk sisteminde “siyasi statü” diye bir kategori bulunmamaktadır. Eğer böyle bir statüden söz edilecekse, bunun ancak Kürt halkının varlığının siyasal bir özne olarak kabul edilmesi ve Abdullah Öcalan’ın da buna bağlı olarak bir siyasi lider olarak tanımlanmasıyla mümkün olabileceği ileri sürülebilir.
Bugün kamuoyuna servis edilen tartışma tam da bu noktada bilinçli bir bulanıklık yaratmaktadır. Bir mahkûmun hangi yapıda kalacağı, hangi koşullarda görüşeceği gibi konular infaz hukukunun teknik meseleleridir. Ancak bu meseleler sürekli olarak “başmüzakereci”, “siyasi aktör” ve “statü” gibi kavramlarla süslenerek, zımnen de olsa tartışma bambaşka bir zemine çekilmektedir.
Bu yaklaşım, aslında sorulması gereken sorunun özünü ters yüz etmektedir.
Çünkü asıl sorulması gereken soru şudur:
Bir devlet, kendi hukuk düzeni içinde terör örgütü olarak tanımladığı silahlı bir yapının kurucusuna hangi siyasi statüyü verebilir?
Eğer mesele gerçekten hukuki ise, bunun cevabı oldukça nettir. Hükümlünün statüsü bellidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları doğrultusunda “umut hakkı” bağlamında infaz hukukunda bazı düzenlemeler yapılabilir ve ilgili kişi infaz kanunu çerçevesinde serbest bırakılabilir. Bu noktada uygulanacak olan şey ceza ve infaz hukukunun mekanizmalarıdır.
Bunun ötesinde bir “statü” arayışı ise hukukun sınırlarını değil, siyasetin pazarlık alanını işaret eder. Bu noktada Abdullah Öcalan’ın kişiliği, karizması ve örgüt üzerindeki etkisi göz ardı edilmeden ne yapmak istediğinin de doğru şekilde analiz edilmesi gerekir.
Yazıda Nelson Mandela örneğine yapılan gönderme ise hem tarihsel hem de siyasal açıdan oldukça zorlayıcı bir benzetme gibi görünmektedir. Nelson Mandela, uluslararası toplum tarafından meşru kabul edilen ve ırkçı apartheid rejimine karşı mücadele eden bir siyasi hareketin lideriydi. Türkiye’nin mevcut siyasal ve hukuki gerçekliği ise farklı bir bağlama sahiptir. Bu iki durumu aynı tarihsel kategoriye yerleştirmek, analitik bir değerlendirmeden ziyade ideolojik bir beklentinin ya da siyasal bir temenninin ifadesi olarak görülebilir.
Asıl dikkat çekici olan ise şudur:
Yıllarca “devrim”, “halk savaşı” ve “Kürdistan’a özgürlük mücadelesi” söylemleriyle toplumu mobilize eden bir hareketin, bugün siyasi tartışmayı ve özgürlük iddiasını bir kenara bırakarak tartışmayı neredeyse yalnızca “konut mu yoksa cezaevi mi?” meselesine indirgemiş olmasıdır.
Bir zamanlar dağları, sınırları ve devletleri aşma iddiasıyla yola çıkan bir hareketin liderinin geldiği noktanın, bir ada üzerindeki yapının statüsü üzerine sıkışmış olması hem kendisi hem de Kürt halkı açısından başlı başına tarihsel bir ironi olarak görülebilir.
Dolayısıyla Kürtler açısından mesele yalnızca İmralı’daki bir yapının veya bir binanın hukuki tanımı değildir ve olmamalıdır. Asıl mesele, kavramların bilinçli biçimde dönüştürülmesi yoluyla toplumu yeni bir siyasal zemine alıştırma ve buna rıza üretme çabasıdır.
Sonuçta tekrar aynı soruya dönüyoruz:
Neyin statüsü?
Bir mahkûmun yaşam koşullarının statüsü mü, yoksa yıllarca bir halkın özgürlük mücadelesini silahlı mücadele üzerinden yürütmüş bir yapının liderinin siyasallaştırılmış meşruiyet arayışı mı?
Bu soruya devlet tarafından açık ve dürüst bir cevap verilmeden yürütülen tartışmalar, hukuki bir analizden çok karşılıklı siyasi beklentilerin dolaşıma sokulduğu bir tartışma olmaktan öteye geçemez. Böyle bir durumda ortaya çıkan tablo ise çoğu zaman hukuki bir çözümden ziyade, toplumun umutları üzerinden yürütülen bir siyasi beklenti üretimi olarak kalacaktır.


