NİHAYET MALUMUN İLANI: KÜRD HALKINA HİÇBİR HAK VERMEYEN TASFİYE PLANI
Devlet Bahçeli’nin Türkgün gazetesine yaptığı son açıklamalar, “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülmek istenen sürecin aslında nasıl bir siyasal mühendislik programına dönüştürülmek istendiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Bahçeli, bu açıklamasında “Terörsüz Türkiye” sürecinde yeni bir hamleye ve buna uygun bir yol haritasına ihtiyaç olduğunu belirtirken, Abdullah Öcalan için de “mahkûmiyet hâli saklı kalmak üzere bir sosyal statüyle teçhiz edilmesi” gerektiğini ifade etmektedir. Bununla da yetinmemekte; Öcalan’ın, “münfesih PKK’nın kurucu önderliği yerine, örgüt üzerindeki etkinliğini sürdürebileceği yeni bir yapı” içinde konumlandırılmasını önermektedir.
İşte meselenin özü tam da burada başlamaktadır.
Çünkü bu açıklama, Kürd meselesini halkın tarihsel, siyasal ve kolektif hakları üzerinden değil; bir kişi, bir örgüt ve devletin belirlediği güvenlikçi tasfiye mekanizması üzerinden ele alma iradesidir.
Bahçeli’nin önerdiği şey Kürd halkının statüsü değildir.
Kürd dilinin anayasal güvenceye alınması hiç değildir.
Kürdistan coğrafyasının tarihsel ve siyasal gerçekliğinin tanınması asla değildir.
Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, anadilde eğitim, kültürel hakların kurumsal güvenceye kavuşturulması değildir.
Sürgünlerin, faili meçhullerin, köy yakmaların, inkâr ve asimilasyon politikalarının hesabının sorulması ise hiç değildir.
Önerilen şey açıktır:
Kürd halkının hakları yok sayılırken, Öcalan’a devletin denetiminde bir “koordinasyon” rolü verilmesi.
Yani Kürd halkının hakları değil, örgütün tasfiyesi konuşulmaktadır.
Bir milletin statüsü değil, bir mahkûmun görevlendirme statüsü tartışılmaktadır.
Kürd halkının geleceği değil, devletin güvenlik stratejisinin nasıl tamamlanacağı planlanmaktadır.
Bahçeli, “parçalı yapılarla Terörsüz Türkiye yolunda yürümek sonuç almayı geciktirecek, provokasyonları artıracak, dış müdahalelere imkân verecek, örgüt içi çatışma dinamiklerini öne çıkaracak ve sonuç almayı zorlaştıracaktır” demektedir.
Bu cümlenin tercümesi açıktır:
Devlet, Kürd siyasetinde çok seslilik istememektedir.
Devlet, Kürd halkının kendi içinden farklı iradeler, farklı temsil kanalları ve farklı siyasal akıllar üretmesini istememektedir.
Devlet, Kürd meselesini halkın çoğul iradesiyle değil, tek bir merkez üzerinden; Öcalan’a verilecek, kontrol edilebilir ve yönlendirilebilir bir hatta çekmek istemektedir.
Bu nedenle Öcalan’a önerilen rol, özgürlükçü bir çözümün değil; kontrollü bir tasfiye sürecinin anahtarı olarak kurgulanmaktadır.
Bahçeli’nin 5 Mayıs 2026’daki grup konuşmasında da aynı çizgi daha açık biçimde görülmüştür. O konuşmada, “Abdullah Öcalan’ın statü meselesinin konuşulması” gerektiğini söylemiş; bu mesele yokmuş gibi davranarak sürecin sağlıklı yürütülemeyeceğini belirtmiş ve önerilen mekanizmanın adının “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” olabileceğini ifade etmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken en temel nokta şudur:
Bahçeli, Kürd halkı için bir siyasal statü önermiyor.
Kürdler için anayasal tanınma önermiyor.
Kürdçenin kamusal ve resmî güvenceye alınmasını önermiyor.
Kürdistan’ın tarihsel hakikatinin kabulünü önermiyor.
Kürd halkının kendi kendini yönetme hakkını tartışmaya açmıyor.
Ama Öcalan için ısrarla “statü” öneriyor.
Bu, başlı başına ibretlik bir siyasal tablodur.
Bir halkın statüsü yok.
Bir dilin statüsü yok.
Bir coğrafyanın statüsü yok.
Bir milletin kolektif hakkı yok.
Ama o halk adına konuştuğu varsayılan bir kişiye, devletin çizdiği sınırlar içinde “koordinasyon” statüsü veriliyor.
Bu barış değildir.
Bu, halksızlaştırılmış bir çözüm senaryosudur.
Bu, Kürd meselesini Kürd halkından koparıp devletin güvenlik laboratuvarına hapsetme girişimidir.
Bu, “silah bırakma” adı altında Kürd halkının siyasal taleplerini de susturma planıdır.
Çünkü gerçek bir çözümde önce halk konuşur.
Gerçek bir barışta önce hakikat konuşur.
Gerçek bir demokratikleşmede önce inkâr politikalarıyla yüzleşilir.
Gerçek bir kardeşlikte önce eşitlik kabul edilir.
Ama burada halk yok.
Hak yok.
Eşitlik yok.
Anayasal güvence yok.
Kürd kimliğinin kolektif kabulü yok.
Sadece devlet var.
Devletin çizdiği sınırlar var.
Devletin tayin ettiği koordinatör var.
Devletin yöneteceği tasfiye mekanizması var.
Bahçeli’nin açıklamalarında devlet tarafında da yeni mekanizmaların kurulması gerektiği vurgulanmaktadır. Örgüt üzerindeki yaptırımların hayata geçirilmesini mümkün kılacak kurumlar, gelişmeleri takip edecek devlet yapıları, yasal ve idari düzenlemelerden söz edilmektedir.
Peki bu düzenlemeler kimin için yapılacaktır?
Kürd halkının hakları için mi?
Kürd çocuklarının anadilde eğitim hakkı için mi?
Kürd belediyelerine dayatılan kayyum rejiminin son bulması için mi?
Kürdçenin kamusal alanda özgürce yaşaması için mi?
Kürdistan’ın tarihsel gerçekliğinin inkârına son vermek için mi?
Hayır.
Bu düzenlemeler, devletin güvenlikçi tasfiye programının daha sağlıklı işlemesi için yapılacaktır.
İşte bu nedenle bu sürece “barış” demek için erken değil; yanlıştır.
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir.
Barış, inkârın susmasıdır.
Barış, asimilasyonun susmasıdır.
Barış, halkın iradesinin tanınmasıdır.
Barış, eşit yurttaşlık ve kolektif hakların güvenceye alınmasıdır.
Eğer bir süreçte Kürd halkının adı sadece “terör” başlığı altında geçiyorsa;
eğer Kürdlerin tarihsel hakları değil, örgütün tasfiyesi konuşuluyorsa;
eğer Kürd dili, Kürd kimliği ve Kürdistan gerçeği masada yoksa;
eğer bir halkın kaderi yine Ankara’nın güvenlik aklıyla ve İmralı’nın tek kişilik koordinasyonuna sıkıştırılıyorsa;
orada barış değil, adım adım tasfiye vardır.
Devlet Bahçeli’nin açıklamaları bu yönüyle yalnızca bir siyasi öneri değildir. Bu açıklamalar, Kürd meselesini hak temelinden çıkarıp güvenlik, kontrol ve koordinasyon temelinde yeniden dizayn etme programıdır.
Bugün Kürd halkının önündeki en büyük tehlike de budur:
Hakları konuşulmadan barışa razı edilmek.
Statüsü tanınmadan sürece dâhil edilmek.
İradesi sorulmadan adına karar verilmek.
Geleceği güvenceye alınmadan, “silah sustu” denilerek siyasal taleplerinin de susturulması.
Kürd halkı bu tuzağı görmek zorundadır.
Çünkü bir halkın hakkı yoksa, onun adına yapılan hiçbir koordinasyon özgürlük getirmez.
Bir halkın dili güvence altında değilse, onun adına kurulan hiçbir komisyon kardeşlik üretmez.
Bir halkın kimliği anayasal olarak tanınmıyorsa, onun adına ilan edilen hiçbir “Terörsüz Türkiye” gerçek barış olmaz.
Kürd halkının meselesi bir kişinin statüsü meselesi değildir.
Kürd halkının meselesi bir örgütün tasfiyesi meselesi de değildir.
Kürd halkının meselesi; tarihsel varlığının diliyle, kimliğiyle, coğrafyasıyla ve siyasal iradesiyle tanınması meselesidir.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru şudur:
Öcalan’a hangi statü verilecek değil;
Kürd halkının statüsü ne olacak?
Örgüt nasıl tasfiye edilecek değil;
Kürd halkının inkârı nasıl sona erecek?
Devlet hangi koordinasyon merkezini kuracak değil;
Kürd halkı kendi geleceği üzerinde hangi siyasal iradeye sahip olacak?
Eğer bu sorulara cevap yoksa, ortada barış değil; süslü cümlelerle paketlenmiş bir tasfiye programı vardır.
Ve Kürd halkı, bir kez daha kendi hakları konuşulmadan kendi adına kurulan masaların figüranı olmamalıdır.
Çünkü hak olmadan barış olmaz.
Eşitlik olmadan kardeşlik olmaz.
Statü olmadan çözüm olmaz.
Halkın iradesi olmadan siyasallaşma olmaz.
Kürd halkının hakkı yok sayılarak kurulan her süreç, adı ne olursa olsun, sonunda aynı kapıya çıkar:
Tasfiye.
Sessizleştirme.
İradesizleştirme.
Ve halkın tarihsel davasını bir devlet projesinin dipnotuna dönüştürme.
Bugün yapılmak istenen tam da budur.
Buna karşı en doğru tutum; duygusal sloganlarla değil, açık siyasal akılla, tarihsel bilinçle ve kolektif haklar temelinde net bir duruş ortaya koymaktır.
Kürd halkı artık şunu yüksek sesle söylemelidir:
Biz bir kişinin koordinasyon statüsünü değil, bir halkın kolektif statüsünü tartışmak istiyoruz.
Biz devletin güvenlik programına eklemlenmek değil, kendi tarihsel haklarımızla eşit ve özgür bir gelecek kurmak istiyoruz.
Biz tasfiye edilmek değil, tanınmak istiyoruz.
Çünkü tanınmadan barış olmaz.
Hak verilmeden çözüm olmaz.
Eşitlik kabul edilmeden kardeşlik olmaz. Ve Kürd halkının iradesi tanınmadan kurulacak her masa, barış masası olmaktan ziyade; tasfiye masasından başka bir şey değildir.

