Okyanus Ortasında Dümensiz Bir Yelkenli Gibi
Bir toplum, siyasal aklını kaybettiğinde; pusulasını da, vicdanını da aynı anda yitirir. Bugün Türkiye’nin Suriye sahasında, özellikle Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerinde yaşananlara bakıldığında, karşımıza çıkan manzara tam da budur: Okyanusun ortasında, rüzgârın yönüne göre savrulan dümensiz bir yelkenli gibidir.
Afrin’de yaşananların ardından şimdi de Halep’in Kürt mahalleleri üzerinden yürütülen askeri ve siyasal pratikler, devlet aklının güvenlikçi refleksle nasıl kolektif bir körlüğe sürüklendiğini göstermektedir. Daha da kaygı verici olan, bu sürecin yalnızca iktidar çevreleriyle sınırlı kalmaması; sağcısından solcusuna, Kemalistinden dindarına, ateistinden milliyetçisine kadar geniş bir toplumsal kesimin, neredeyse hepsi ağız birliği etmişçesine, Kürt karşıtlığı üzerinden mobilize edilmesidir. Medya, televizyon ekranları ve sosyal medya ağları bu mobilizasyonun ana taşıyıcıları hâline gelmiştir.
Bu atmosferde, kendilerini gazeteci olarak tanımlayan bazı İslami figürlerin örneğin Kemal Öztürk gibi ve “Kürt gazeteciler” Nevzat Çiçek ve Çetiner Çetin gibi kimselerin sergilediği tutum, yalnızca etik bir savrulmayı değil, aynı zamanda entelektüel işbirlikçi ve ırkçı bir yabancılaşmayı da gözler önüne sermektedir.
Devletin güvenlik bürokrasisiyle kurulan simbiyotik ilişki, eleştirel aklı felce uğratmakta; gazetecilik, hakikatin izini sürmekten ziyade güç merkezlerinin söylemini tahkim eden bir araca dönüşmektedir. Bu bağlamda, devletin dış politika ve güvenlik mimarisinin merkezinde yer alan Hakan Fidan ve benzeri aktörlerin Kürt meselesine dair kullandığı dil, sorunun çözümüne değil, derinleşmesine hizmet etmektedir.
Sahadaki gerçeklik şudur: Suriye’de iki Kürt mahallesini hedef alan askeri hamlelerin kurmay aklı, yerel silahlı gruplardan ziyade, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî güvenlik aygıtıdır. Bu durum, Kürt toplumunda artık yaygın bir kanaat hâlini almıştır. Buna rağmen, kamuoyuna sunulan söylemde sürekli olarak SDG’nin kendi başına hareket ettiği, hatta dış güçlerle özellikle İsrail ile iş birliği yaptığı ima edilmektedir. Oysa bu iddialar, somut verilerden çok, siyasal manipülasyonlara dayanmaktadır.
Bu noktada Suriye Demokratik Güçleri ile Abdullah Öcalanarasındaki ilişki üzerinden kurulan tartışma, meselenin en kırılgan alanlarından biridir. “Öcalan’ın çağrılarına ve kendilerine gönderilen özel mektuplara rağmen SDG’nin silah bırakmaması” söylemi, iki ihtimali gündeme getirmektedir: Ya bu çağrılar gerçekte yoktur. Ya da iddia edildiği biçimde aktarılmamaktadır. Kürt toplumu açısından, Öcalan’ın SDG’ye “silahlarınızı HTŞ’ye teslim edin” benzeri bir talimat verdiği iddiası, yalnızca siyasi değil, tarihsel bir kırılma anlamına gelir.
Böyle bir çağrı, ne SDG tarafından ne de Kürt siyasal hareketlerinin herhangi biri tarafından kabul edilebilir. Eğer böyle bir durum gerçekse, bu, Öcalan’ın Kürt halkı nezdindeki siyasal meşruiyetinin fiilen sona ermesi anlamına gelir. Kürtlerin temennisi ise bunun bütünüyle asılsız olmasıdır.
Ancak tartışmanın özünü kişilere indirgemek, asıl yapısal sorunu perdelemektedir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, yaklaşık otuz milyonluk Kürt nüfusunu, kendi toplumsal ve siyasal bünyesinin “öteki”si olarak konumlandırdıkça, aslında kendi atardamarlarına düşmanlık etmektedir. Bu, bir bedenin kendi uzuvlarını bilinçli biçimde kanser hücresi gibi görüp yok etmeye çalışmasına benzer; sonuçta zarar gören yalnızca o uzuvlar değil, bütün organizmadır.
Tarihsel hafıza bu konuda son derece açıktır. Osmanlı İmparatorluğu, yüzyıllar boyunca doğu sınırlarını Kürt emirlikleri ve aşiretleri aracılığıyla korumuş; bu sayede Viyana kapılarına kadar ilerleyebilmiştir. Kürtlerle kurulan bu tarihsel ittifak, bir zayıflık değil, aksine bir jeopolitik akıl örneğiydi. Bugün ise Kürtlerle savaşmayı siyasal bir strateji hâline getiren yaklaşım, Osmanlı’nın mirasını taşıdığını iddia eden Cumhuriyet aklının, kendi tarihsel deneyiminden kopuşunu simgelemektedir.
Kürtlerle savaş, yalnızca Kürtlerin değil; bu coğrafyada birlikte yaşama iddiasındaki herkesin geleceğini tüketir. Dümensiz yelkenli misali savrulan bir devlet aklı, eninde sonunda ya karaya oturur ya da kendi iç fırtınasında parçalanır. Sosyolojinin ve tarihin ortak hükmü şudur: Bir halkı yok sayarak, bir devleti ayakta tutmak mümkün değildir.


