Ölüyü Kutsamayan Din
Zerdüştlükte Ölüm, Beden ve Ahlak
Ölümden korkan insan, ölüyü kutsallaştırır.
Mezarlar büyür, ritüeller çoğalır, sessizlik ağırlaşır.
Ama gariptir: Ölüm etrafında kurulan bu görkemli düzen, yaşamın sorumluluğunu çoğu zaman örtbas eder. Ölüyü yüceltiriz; fakat yaşarken dünyaya verdiğimiz zararı sorgulamayız.
İnsanlık tarihinde bu alışkanlığa en köklü itirazlardan biri, Zerdüştlükten gelir.
Zerdüştlük ölümü kutsamaz. Cesedi yüceltmez. Mezarı merkeze almaz.
Onun derdi başka bir yerdedir: yaşayan insanın yaşarken evreni korumaya yönelik aldığı sorumluluktur.
Kozmik Düzen ve İnsan Sorumluluğu
Zerdüştlüğün merkezinde, evrenin ahlaki bir düzen üzerine kurulu olduğu inancı vardır. Bu düzen Aşa olarak adlandırılır: doğruluk, temizlik, denge ve uyumdan oluşur. Aşa, sadece metafizik bir kavram değil; insanın düşüncesinde, sözünde, eyleminde ve ahlaklı olmasında somutlaşan bir sorumluluktur.
Bu anlayışta Tanrı, ritüellerle tatmin edilen bir güç değildir. İnsan, ibadetle değil; dünyaya verdiği zararı azaltarak iyi olur ve Tanrıyla yakınlaşır. İşte bu yüzden Zerdüştlük, kanla, ölümle ve bedenle olan temas konusunda son derece temkinlidir. Çünkü ölüm, kozmik düzeni bozan alanla Druj ile ilişkilendirilir. Druj Yalan, bozulma, kaos ve ahlaki sapmadan meydana gelir.
Ceset Neden Kutsal Değildir?
Zerdüştlükte beden, ruhun kendisini terk etmesinden sonra içi boş bir kabuk sayılır.
Bu kabuğu kutsallaştırmak, yaratılışın özüne saygı değildir; aksine, evrenin dengesini bozacak bir yanılsamadır. Çünkü evren canlıdır ve organizmaların birleşiminden meydana gelir.
Bu nedenle Zerdüştlükte:
• Ceset toprağa gömülmez (toprak kirlenmesin diye),
• Yakılmaz (ateş kirlenmesin diye),
• Suya bırakılmaz (su kirlenmesin diye).
Buradaki mesele ölümden kaçınmak değil; aslında doğayı korumaktır.
Zerdüştlük, ruhun kendisini terk ettiği ölüyü onurlandırmayı değil, yaşayanların dünyasını temiz tutmasını esas alır.
Sessizlik Kuleleri: Doğaya Zarar Vermeden Veda
Bu yaklaşımın somut karşılığı Dakhma dır.
Dakhma’lar, halk arasında “Sessizlik Kuleleri” olarak bilinir. Cesetler burada, güneşin ve doğanın etkisiyle ayrışmaya bırakılır. Etler yok olduktan sonra kemikler, doğaya zarar vermeyecek biçimde muhafaza edilir.
Bu uygulama ilk bakışta sert ya da yabancı görünebilir. Oysa doğal yaşamın döngüsü ile yaşarken Druj’un kötülüğünün anlaşılabilmesi için ardındaki fikir son derece yalındır:
Ölü, doğaya hükmetmemeli; doğayı kirletmeden doğal döngü içerisinde doğaya karışmalıdır.
Bu, modern ekolojik etiğin çok erken bir ifadesidir.
Ölümden Sonra: Tanrı Değil, Ruhu Vicdan Yargılar
Zerdüştlükte ölümle birlikte hikâye bitmez; ama yargı bir mahkeme salonunda da yapılmaz. Ruh, Chinvat Köprüsü ne gelir. Bu köprü, insanın hayatı boyunca kurduğu ahlaki dengenin birleşimi ve simgesidir.
Burada sorulan soru basittir:
• Ne düşündün?
• Ne söyledin?
• Ne yaptın?
Ritüeller, etiketler, aidiyetler yoktur. İnsan, “yani ruh” kendi eylemleriyle yüzleşir. Cehennem, sonsuz bir işkence mekânı değildir; bilincin karardığı geçici bir zaman hâlidir. Sonunda evren arınır; kötülükler hiç bir zaman kalıcı değildir.
Kürt–Zaza–Kızılbaş Etik Hafızasıyla Sessiz Bağlar
Bu anlayışın izlerini, özellikle Zaza–Kızılbaş kültüründe sezmek mümkündür.
“Can incitme”, “kan dökme”, “gönül yıkma” gibi ilkeler, ölümü yücelten değil; yaşamı incitmekten sakınan bir ahlaka işaret eder.
Burada basit bir “din aktarımı” yoktur. Daha çok, aynı coğrafyada binlerce yıl boyunca biriken güzelliklerden, inançlardan süzülen etik bir hafıza vardır. Zerdüştlük bu hafızanın en önemli duraklarından biridir; ama tek kaynağı da değildir.
Bugüne Düşen Soru
Bugün mezarlıklarımız büyürken, nehirlerimiz küçülüyor. Ritüellerimiz çoğalırken, toprağın sabrı tükeniyor.
Belki de asıl mesele şudur:
Ölüyü gömerken, dünyayıda ölüyle birlikte neden gömüyoruz?
Zerdüştlük bu soruya, binlerce yıl öncesinden sakin ama sert bir cevap verir:
Ölümü kutsama.
Dünyayı kirletme.
İnsanın değeri, öldükten sonra değil; yaşarken yaşama bıraktığı öğütlerin izİndedir.
Son cümle
Zerdüştlük evrende bize ölümü nasıl kutsayacağımızı ve karşılayacağımızı değil, yaşamı nasıl taşıyacağımızı yücelteceğimizi öğretir.


