Rojava:
Bir Hikâyenin Sonu mu, Yoksa Bir Yanılsamanın Çöküşü mü?
Tarih bazen bir gürültüyle değil…
sessiz bir kayıtla sona erer.
Bir imza ile, bir belge ile, bir kimlik satırıyla…
Ve bazen bir halkın on yıllarca verdiği bedel, bir devletin arşivinde tek bir kelimeye indirgenir:
“Arap.”
Rojava’da kızıl yıldızlı flamalarla anlatılan hikâye, yalnızca bir ideolojinin değil, aynı zamanda bir hayalin pazarlanmasıydı.
O hayal;
eşitlik vaadiyle başladı,
özerk, özgür Rojava söylemiyle büyüdü, ama en sonunda
kimliksizliğin resmî mühürüne teslim oldu.
Bugün gelinen noktada,
Suriye’deki Kürd’e verilen şey bir statü değil…
bir tecennüs belgesidir. Yani bir ecnebinin Suriye Arap vatandaşı olmasıdır.
Yani açık tercümesiyle:
“Sen artık bir halk değilsin,
sen artık bir kimliğin sahibi değilsin, sen… sisteme entegre edilmiş bir unsursun.”
Bu sonucun tesadüf olduğunu söylemek, ya siyaseti hiç anlamamaktır ya da hakikati bilinçli olarak inkâr etmektir.
Çünkü bu bir süreçti.
Adım adım, katman katman Abdullah-Bahçeli tarafından örülen bir süreç…
Ve o sürecin sonunda,
yıllarca “direniş” diye sunulan yapı, asimilasyonun taşıyıcısı hâline geldi ve tecennüs ile belgelendi. Kobani’ye HTŞ’nin bayrağı çekilirken, Demirtaş da duymadı…
Bugün bazıları hedefe ulaştı.
Kimi, masa başında kurduğu denklemin sonuç verdiğini düşünüyor.
Kimi, “tarihi rolünü” tamamlamanın huzuruyla mezarında rahmet bekliyor.
Kimi, bir halkın kaderini başka bir ulusun kimliğine teslim etmeyi stratejik başarı olarak, önderinin gözdesi olarak alkış alıyor.
Ama unutulan bir şey var:
Tarih; alkışları değil, daima sonuçları yazar.
On binlerce evladını yitiren bir halk var ortada…
Ve o halkın anaları bir taraftan yasını tutuyor, diğer taraftan da şimdi başka bir kimliğin nüfus kayıtlarına geçirilmiş tecennüs ile yeni çocuklar doğuruyor.
Bu, sadece bir siyasi kayıp değildir.
Bu, kültürel devamlılığın da kırılmasıdır.
Bu, bir halkın kendi kendine yabancılaştırılmasıdır.
Ve en acı olan şudur:
Bu tablo, dışarıdan dayatılan bir kader değil sadece…
içeriden iş birliği içerisinde meşrulaştırılan bir tercihtir.
Çünkü hiçbir asimilasyon,
onu kabul eden bir zemin olmadan kalıcı olamaz.
Bugün hâlâ “statü” bekleyenler var.
Oysa statü;
verilen bir ödül değildir.
Statü, korunan kimliğin siyasal karşılığıdır. Kimliğini belgeyle değiştiren bir yapının,
statü talep etmesi ancak tarihin ironisi olabilir.
Rojava hikâyesi bitmiş olabilir.
Ama asıl mesele şudur:
Bu bir son mu…
yoksa önderlerine rağmen geleceği ile yeni bir yüzleşmenin başlangıcı mı?
Eğer bu yaşananlardan ders çıkarılmazsa, yarın başka bir coğrafyada, başka bir isimle,
aynı hikâye yeniden yazılır.
Ve yine bir halk,
kendi hikâyesinde figüran olur.
Hakikat acıdır.
Ama inkâr edildiğinde değil,
gecikildiğinde daha çok kanatır ve yakar.
THE END?


