Rojava Yönetimine Açık Çağrı:
Siyasal Akıl Krizi, Ulusal Bilinçten Kopuş ve Stratejik Zafiyet
Rojava Özerk Yönetimi’nin Halep bağlamında yaptığı son açıklama, insani bir hassasiyet diliyle sunulmuş olsa da, siyaset sosyolojisi açısından değerlendirildiğinde derin bir stratejik akıl eksikliğini, yapısal bir öngörüsüzlüğü ve Kürt ulusal bilincinden giderek uzaklaşan ikircikli bir siyasal yönelimi açıkça ortaya koymaktadır.
Sivillerin korunması, kuşkusuz tartışmasız bir ahlaki sorumluluktur. Ancak siyaset, yalnızca ahlaki niyet beyanlarıyla değil; askeri ve siyasal güç dengeleri oluşturabilme, kurumsal irade sergileyebilme ve somut sonuç üretme kapasitesiyle ölçülür. Şeyh Maksud ve Eşrefiye özelinde gündeme getirilen “şartlı çekilme” yaklaşımı ise, Suriye sahasındaki askerî ve siyasal gerçekliklerle örtüşmeyen; Kürtlerin ulusal taleplerinden uzak, kâğıt üzerinde güvence üretmeye çalışan ve teslimiyet içeren bir zihniyetin ürünüdür.
Yerel koruma gücü, yerel meclisler ve uluslararası arabuluculuk gibi kavramlar, egemenlik ve caydırıcılık zemininden yoksun bırakıldığında; fiilen ulusal tasfiye süreçlerinin önünü açan araçlara dönüşmektedir.
Bu tutum, basit bir taktik hata olarak görülemez. Aksine, Kürt siyasal hareketinin belirli bir kesiminde uzun süredir gözlemlenen ve “barış süreci” olarak sunulan bekle–gör, dengeye oynama ve uluslararası aktörlere hesapsızca aşırı güven eğiliminin kurumsallaşmış bir tezahürüdür.
Bu eğilim sonucunda Türkiye, Kürtleri tarihsel olarak defalarca oyalamış; kazanım ve paylaşım süreçlerinde hep aynı noktaya sürüklemiştir. Geçici koruma vaatleri karşılığında Kürtleri, ulusal taleplerinden vazgeçmeye zorlayarak kalıcı kazanımlardan sistematik biçimde uzaklaştırmıştır.
Siyaset sosyolojisinin temel ilkelerinden biri açıktır:
Özerk ya da ulusal bir siyasal özne, ancak kendi kararlarını herhangi bir dış merkeze bağımlı olmaksızın alabiliyor ve bu kararları sahada savunabilecek iradeye sahip olabiliyorsa gerçek bir öznelik kazanır. Rojava pratiğinde ise bu öznelik giderek uluslararası güçlerin çizdiği dar bir çerçeveye sıkışmakta; Kürt politik iradesi, kriz yöneten değil krizlere uyum sağlayan edilgen bir konuma indirgenmektedir.
Daha da önemlisi, bu tür açıklamalar karşı aktörler açısından son derece net bir mesaj üretmektedir:
Kürt tarafı geri çekilmeye ve taviz vermeye hazırdır; yeter ki süreç masada yürüsün. Bu anlayış, İmralı hattında uzun süredir üstü kapalı biçimde sürdürülen mahcup teslimiyet aklının sahaya yansımış hâlidir.
Bu mesaj, müzakere gücünü artırmaz; aksine Kürtlerin hem sahadaki hem de masadaki ağırlığını zayıflatır. Caydırıcılığı aşındırır ve kazanımları pazarlık unsuru olmaktan çıkararak teslimiyet çizgisine taşır.
Özgür ve özerk politikalar üretememenin bedeli yalnızca askerî mevzi ya da coğrafi alan kaybı değildir. Asıl kayıp; kolektif siyasal hafızanın zayıflaması, ulusal özgüvenin aşınması ve kuşaklar arası mücadele bilincinin yeniden bulanıklaşmasıdır. Bu durum, Kürtleri sürekli savunmada kalan, reaktif, kendi siyasal ve kurmay aklı olmayan; her daim dış iradelere bağımlı ve operasyonel olarak kullanılabilen bir siyasal pozisyona mahkûm etmektedir.
Son kertede mesele, Halep’teki bir askerî düzenleme ya da geçici bir çekilme kararı değildir. Mesele, Kürt ulusal meselesinin hâlâ bağımsız ve evrensel bir siyasal hak mücadelesi olarak mı ele alınacağı, yoksa bölgesel krizlerin tali bir unsuru olarak mı konumlandırılacağı sorusudur. Rojava deneyimi bugün tam da bu tarihsel eşikte durmakta; ancak ciddi bir öngörü yoksunluğu sergilemektedir.
Ya ulusal bilinçle uyumlu, bağımsız karar alma mekanizmalarına dayalı özgür ve özerk bir siyasal çizgi inşa edilecektir;
ya da iyi niyetli fakat stratejik derinlikten yoksun, savrulan açıklamalar eşliğinde, kazanım gibi sunulan bir zaman dilimi içinde aşamalı ve Kürt toplumu tarafından kanıksanan bir erozyon sürdürülecektir.
Sosyolojik gerçeklik nettir:
Ulusal bilinçle beslenmeyen, caydırıcılıkla desteklenmeyen ve stratejik akılla kurumsallaşmayan hiçbir özerklik modeli kalıcı değildir.



