Rojava’dan “Çatışarak Geri Çekilme” Hikâyesi, Aceleyle Dayatılan Teslimiyet ve Çıplak Gerçek
Maaruf Ataoğlu
Tarihin en ağır yüklerinden biri, yanlış liderliklerin bedelini bir halkın çocuklarına, tekraren canıyla ödetilmesidir. Kürdistan tarihinde defalarca olduğu gibi;
bugün de Rojava’da yaşanan akıbet tam olarak da budur.
Taktik ortaklık da olsa, onyıllardır CENTCOM’un ve koalisyonun ortağı olan Kürtler, yanlış yönetim ve kutsanmış liderlik safsatası ile yeniden yara aldı.
Aylar, hatta yıllar boyunca Kürt halkı; “direniş”, “kazanım”, “statü” söylemleriyle oyalandı. Sahada her geri adım “taktik”, her kayıp “stratejik sabır” olarak bizlere sunuldu. Tüm olumsuz sürece rağmen Kürt halkı, dünyanın dört bir yanında sokaklara indi ve Kürtlere yapılan bu haksızlığa karşı can siperâne protestolar yaptı. Ancak gelinen noktada; yönetimsizlik ve çok başlılık, politika üretemeyerek yine alelacele, plansız ve örtük bir teslimiyetle karşı karşıya kaldık.
Suriye hükümetine yakın kaynaklardan alınan bilgilere göre;
mahcubiyetle içeriği açıklanmayan ve çerçevesinin tam olarak ne olduğu belli olmayan dördüncü bir anlaşmanın imzalandığı ve atılan imzaların zımni bir teslimiyet içerdiği, halkımız tarafından üzüntüyle karşılanmıştır. Üstelik yaşanan tüm bu olumsuz süreç, “çatışarak geri çekilme” ambalajına sarılarak meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.
Eşrefiye ve Şeyh Maqsud mahalleleri yıkılırken; Deyr ez-Zor’da, Tabqa’da, Rakka’da, Haseke’de ve Kobani’de SDG ortağı Araplar tarafından öldürülen sivil Kürtler görmezden gelindi. Anlaşma üstüne anlaşma imzalamakla meşgul olan beceriksiz yöneticiler, halkın ödediği bedelleri hiç hesaba katmadı.
Oysa gerçek çok daha çıplaktır.
Uluslararası Müdahale Kürtler Lehine Genişlerken Gelen Acele İmza?
Tam bu süreçte uluslararası tablo dikkat çekici biçimde Kürtler lehine olumlu gelişiyordu. Almanya, İngiltere ve Fransa; Suriye’deki Kürt bölgelerine yönelik kuşatmanın kaldırılması çağrısı yaptı. ABD’li senatörler Graham ve kongre üyeleri çatışmaların durdurulmasını talep etti. Türkiye ve Şam’ın ortak askerî baskısının derhal sona erdirilmesi yönünde uluslararası bir baskı oluşmuştu.
Bu esnada Mazlum Abdi, Şam’da görüşmeler yürütüyordu. Eş zamanlı olarak Donald Trump’ın Ahmed eş-Şara’yı (Colani’yi) arayarak çatışmaların durdurulmasını istediği bilgisi kamuoyuna yansıdı.
Aynı gün İsrail Parlamentosu Knesset’te, Suriye’de Kürtlerin durumunu ele almak üzere resmî bir “Kürt Lobisi” kuruldu. Tam bu esnada Suriye devlet medyası, anlaşma yapıldığına dair gelişmeyi servis etti. Ardından Şam yönetimi ile DSG arasında, çatışmaların sona erdirilmesi ve güvenlik sorumluluklarının paylaşılmasını öngören; Haseke, Kamışlo ve Konani’nin şehir merkezlerine hükümet güçlerinin gireceğini içeren üstü kapalı yeni bir uzlaşıya varıldığı duyuruldu.
Bu uzlaşıya göre; şehir merkezlerinde iç güvenliğin Suriye iç güvenlik güçlerince sağlanması kabul edilirken, DSG’nin şimdilik şehir dışındaki mevcut bölgelerde, köylerde ve kırsalda kalması benimsendi.
Genel tablo şunu gösteriyordu: Dünya, Rojava’daki kuşatmaya müdahil olmaya başlamışken; tam da bu anda Ankara’nın Kürt karşıtlığı, drone, İHA ve SİHA’larıyla Kürdistan şehirlerini boydan boya baskı altına alması sonucunda çözüm yerine;
çok başlı, kurmay akıldan yoksun ve lidersiz bırakılmış Rojava’ya teslimiyetin ve anlık çaresizliğin dayatıldığı gerçeği, tarih boyunca hiçbir Kürdün hafızasından silinemez.
Sosyolojik ve konjonktürel gerçeklikten uzak, vizyonsuz liderler tarafından kabul edilen bu anlaşma, KÜRT HALKI NEZDİNDE YOK HÜKMÜNDEDİR. Bu durum Türkiye ve Şam tarafından duyurulurken, maalesef çaresizlik içinde bırakılan, kıvranan Mazlum Abdi ise suskundu.
Teslim Edilen Sadece Bir Alan Değil, Kürt Halkının İradesiydi
İddia edildiği üzere Mazlum Abdi’ye yapılan muhtelif baskılar sonucunda, o da çaresizlik içinde adım adım gerileyen bu sürecin sonunda, Rojava fiilen ve siyaseten “ŞİMDİLİK” Ahmed eş-Şara (Colani) çizgisine teslim edilmiştir. Bu bir askerî manevra değildir. Bu, bir siyasi irade tercihi doğrultusunda yapılan; daha doğrusu açık bir iradesizliktir.
Bugün sahada uygulanan senaryo, Suriye Demokratik Güçleri adına geliştirilmiş bağımsız bir barış projesi değildir. Türkiye ve DEM merkezli bir siyasal dizaynın, Suriye sahasına uyarlanmasından ibarettir.
“Bahçeli’nin İstediği Barış” Kimin Barışıdır?
Barış denilen şey;
• Kürt halkına sorulmadan,
• Rojava’nın statüsü tanımlanmadan,
• Kazanımlar anayasal ve uluslararası güvenceye alınmadan,
• Silahlı güçler dağıtılarak,
• Yönetim alanları teslim edilerek yapılıyorsa,
bunun adı barış değil, adım adım tasfiyedir.
En Ağır Fatura: Yine Kürt Çocuklarının Canı Olmuştur
Bu süreçte ölenler;
• Ne liderlerdi,
• Ne müzakere masasında oturanlardı,
• Ne de karar vericilerdi.
Ölenler Kürt çocukları ve Kürt analarıydı.
Bir kısmı anlamsız bir DAİŞ savaşında, bir kısmı bombardımanda, bir kısmı açlıkta, bir kısmı göç yollarında hayatını kaybetti.
Ve bugün, aynı çocukların kanı üzerinden “tarihi bir süreç”, “stratejik geri çekilme” değil; hâlâ “barış” edebiyatı yapılıyor. Bu, sadece bir siyasi hata değil; aynı zamanda açık bir ahlaki çöküştür.
Rojava: Bir Topraktan Fazlası, Bir Hafızadır. Rojava.
Rojava yalnızca bir coğrafya değildi.
Kürt halkı için;
• Selahaddin-i Eyyubi’nin mirası,
• Onurun,
• Direnişin,
• Öz yönetim iradesinin,
• Bedeli ödenmiş bir umudun adıydı.
Bu umudu masa başında ve aceleyle teslim edenler şunu bilmelidir:
Halkın hafızasında yaptığınız bu teslimiyet, asla “taktik” olarak yazılmaz. Yazılamaz.
Son Söz
Bugün “çatışarak geri çekildik” diyenlere sorulması gereken soru çok açıktır:
Madem geri çekilecektiniz, neden binlerce insanı ölüme sürüklediniz?
Madem “barış” teslimiyet olacaktı, neden Kürt halkına gerçeği söylemediniz?
Bu sorular cevapsız kaldıkça;
Rojava sadece düşmez,
Kürt siyasetinin lider inandırıcılığı da çöker.
Ve tarih, bu suskunluğu asla affetmez.


