Roma;
Bir zamanlar dünyanın geniş ufuklarına hükmeden Romalıların şehri burası.
Yolları, imparatorluğun damarları gibi taş taş örülmüş; kaldırım taşları yalnızca ayakları değil, tarihi de üzerinde taşımıştır. Bugün o ünlü taşlar yer yer kaybolmuş, üzerine asfalt kaplanmış ama yollar yorgun; kaldırımlar bakımsız, zamanın ihmaliyle çatlak çatlak. Bir zamanların dünyanın başkenti olan Roma, içler acısı bir hâl almış gibi görünüyor ilk bakışta insansa.
Ama Roma, ilk bakışa teslim olmayacak kadar direngendir.
Çünkü bu şehirin, çöküşü bile bir estetikle tarihi taşır.
Asfaltın yarığından fışkıran bir yabani ot, bir lejyonerin hatırası gibidir.
Bir duvarın dökülen sıvası, senatonun fısıltılarını saklar hâlâ.
Taşlar suskundur ama unutmamıştır; kemerler yorgundur ama hala ayaktadır.
İnsan, burada yürürken zamana basar her adımı, Roma tarihini düşündükçe bir çağın kalbine düşer adeta.
Roma’nın bakımsızlığı bir ihmal değil sadece;
aynı zamanda doğaya karşı bir dirençtir.
Modernliğin pürüzsüzlüğüne karşı, tarihin kırışıklıklarıyla ayakta durmanın inadıdır.
Kolezyum, yorgun bir dev gibi hâlâ gölge verir Roma’ya;
Forum’da rüzgâr, Latince bir cümleyi yarım bırakır insanda.
Bir şehrin ihtiyarlığı var burada,
ama bu ihtiyarlık, bilgelikten soyunmamıştır asla…
Roma, kendini yenilemek zorunda hissetmez.
O, zamana meydan okuyarak yaşar.
Çünkü bilir:
Yollar bozulabilir, taşlar kaybolabilir, imparatorluklar çöker;
ama hafıza, doğru yerde bırakıldığında asla yıkılmaz.
Ve Roma hâlâ oradadır,
yaralı, yorgun, ama görkemli.
Bir medeniyetin nasıl yaşlandığını değil,
nasıl ölümsüz kaldığını öğretir insana.
Maaruf Ataoğlu
02.01.2026


