Roma’dan soğuk bir kış günü,
Akdeniz’in esintileri ile…
Roma’da kış, soğuk olmasına rağmen sert değildir;
daha çok ağırdır.
İnsanın omzuna çöken, düşünceyi yavaşlatan bir ağırlık…
Taşların dili vardır burada; konuşmazlar ama bakarlar.
Bakışlarıyla insanı kendine çağırırlar.
Bir sokaktan diğerine geçerken, zaman çizgisel akmaz.
Adımların ilerler, ama zihnin geri çağrılır.
İnsan fark eder ki ilerlemek dediği şey,
çoğu zaman köklerinden uzaklaşmaktır.
Roma bunu affetmez.
Sana, ne kadar yükseldiğini değil,
ne kadar unutabildiğini sorar.
Akdeniz’in rüzgârı yüzüne çarparken,
içinde tanıdık bir sızı dolaşır.
Bu rüzgâr ne tam batılıdır ne doğulu;
ikisi arasında kalmış, ikisini de taşır.
Tıpkı insan gibi…
Aidiyet arar, ama konfor bulduğu yerde köksüzleşir.
Roma’da güç bile sessizdir.
Zafer anıtları bağırmaz;
çünkü bilirler:
Her mutlaklık, kendi çürümesini içinde taşır.
Bir zamanlar dünyayı yöneten ellerin,
şimdi yalnızca taşta izleri kalmıştır.
Ve bu izler şunu fısıldar:
İnsan, iktidarı değil; anlamı kaybettiğinde yıkılır.
Soğuk hava düşünceyi keskinleştirir.
İnsan kendisiyle baş başa kalır.
Kalabalıklar vardır ama yalnızlık daha derindir.
Çünkü yalnızlık burada bir eksiklik değil,
bir yüzleşme biçimidir.
Roma’da yürürken anlar insan:
Tarih, ilerleme değildir;
tekrarlanan bir uyarıdır.
Dinlemeyenler için trajedi,
anlayanlar için bilgelik üretir.
Akdeniz esintisi, günün sonunda şunu öğretir:
İnsan kendini merkeze koydukça küçülür,
kendini sorguladıkça büyür.
Ve Roma, soğuk bir kış günü,
insana tek bir cümle bırakır:
“Zaman geçer; ama yüzleşilmeyen hakikat, insanın içinde kalır.”
Maaruf Ataoğlu
01.01.2026

