Sayın Behrooz Sucai,
Öncelikle ifade etmek isterim ki, tarihsel bilgilendirmelerinizi ve akademik kaynaklara dayalı zengin değerlendirmelerinizi ilgiyle ve keyifle okudum. Doğrusunu söylemek gerekirse, sizinle yürüttüğümüz bu tartışmalardan da oldukça bilgileniyor ve istifade ediyorum. Birçok noktada sizinle farklı düşünsem de metinlerinizden yeni şeyler de öğreniyorum.
Bu nedenle öncelikle emeğinize, katkılarınıza teşekkür etmek isterim.
Ayrıca beni Abdullah Öcalan ile veya onun siyasal çizgisiyle özdeşleştirmenize çok üzüldüm. Umuyorum ki eksik bilgiye dayalı bir yanlış değerlendirmedir. Zira ben öyle olduğunu kabul ediyorum. Çünkü benim Öcalan’a yönelik eleştirilerim de Kürt meselesine dair yaklaşımım da on yıllardır kamuoyu önünde ve açıkça ortadadır. Eğer 1992 HEP’te İstanbul’daki Belediye Başkan adaylığımdan yola çıkarak bunu söylüyorsanız, bu yeterli bir argüman değil. Zira burada anlatamayacağım bazı gelişmeler neticesinde seçimden hemen sonra istifa ederek onların düşünce dünyasıyla arama mesafe koydum. Bilgi notu olarak kaydetmenizi istedim.
Gelelim tartışmamızın konusuna.
Sizin entelektüel bilgi birikimine sahip Kürd kardeşim bir akademisyen ile tartışmaktan feyz alıyorum. Bu yönünüzü takdirle karşılıyorum. Ancak uzun metninizi bir iki defa okuyup bitirdiğimde üzülerek ve samimiyetle belirtmek isterim ki yine aynı noktaya geldim.
Tarih var.
Kaynak var.
Akademik referanslar var.
İbn Azraq var.
İbnü’l-Esir var.
Mervânîler var.
Kasr-ı Şirin var.
Osmanlı var.
Safevîler var.
Fakat bütün bunların sonunda maalesef kırk yıldır tarumar edilen, hafızası dumura uğratılan, köyleri yakılan, on binlerce faili meçhulu olan, onlarca milyonu metropollere sürülen, kızlarımız, kadınlarımız, annelerimiz umumhanelerin bataklığında sermaye edilen, gençlerimiz, çocuklarımız uyuşturucuya alıştırılarak oralarda satıcı ve kurye olarak kullanılan bir proje sonucunda; “Demokratik entegrasyon” gibi süslü, konforlu cümlelerle halkımızın tüm umudunun teslim edildiği bu günümüzde Kuzey Kürdistan’daki kardeşlerimizin özgürlük umudunun canlı kalmasına yönelik çabamıza iki cümleyle olsa öveceğiniz, takdir edebileceğiniz hiç mi bir şey bulamadınız?
Siz benim bir cümlemden hareketle yaklaşık bin yıllık bir tarih muhasebesi yapabiliyorsunuz ve yapıyorsunuz. Buna hiç itirazım yok. Tarih konuşulmalıdır. Hatta eksik bırakılmış tarih, bilmeyenlerin öğrenmesi için daha çok konuşulmalıdır.
Ancak merak ettiğim husus şudur:
Bu uzun tarih anlatısının sonunda Kürd milletine, biz Kuzey’de kırk yıllık savaşın sonunda her şeyimizi kaybederek yaşama umudumuzla tutunan, bugün umudumuzu dahi teslim etmekte olanlara karşı bir parça da olsa umut tohumu ekmeye çalışan biz kardeşlerinize önerdiğiniz somut siyasal yol nedir?
Doğuda,
Güneybatıda,
Güneyde,
Kuzeyde,
sahada bize önermeyi düşündüğünüz “sadece umudumuzu diri tutmak için de olsa” bir mücadele biçimini sürdürmemizi düşünüyor musunuz?
Eğer düşünüyorsanız sizce biz nasıl bir yol yürümeliyiz?
Sizce günümüzde bugün hiçbir şey yapmadan “Demokratik entegrasyonu” olduğu gibi kabul ederek, sizin tabirinizle makbul Kürd T.C. kırosu mu olalım?
Eminim bunu istemiyorsunuz ve buna tüm kalbimle inanıyorum.
Hangi örgütlenme modeli geliştirilmelidir?
Hangi kadrolar yetiştirilmelidir?
Hangi toplumsal güç harekete geçirilmelidir?
Kim, nerede ve nasıl işe başlamalıdır?
Çünkü metninizin sonunda gördüğüm şey bir siyasal program değil, daha çok bir tarih dersi ve eleştirisidir.
Oysa Kürtlerin temel problemi artık yalnızca geçmişi yorumlamak değildir.
Asıl problem, geçmişten ders çıkararak geleceğini inşa etmektir.
Tam da bu nedenle size yönelttiğim soru hâlâ geçerlidir:
Söylediğiniz her şey doğru olsun.
Tarihsel analizlerinizin hepsi doğru olsun.
Kasr-ı Şirin yorumunuz da doğru olsun.
Öcalan eleştiriniz zaten tartışılmaz bir doğrudur.
Benim kullandığım kavramlara yönelik itirazlarınızın hepsini de doğru kabul edeyim.
Peki sonrasında?
Sonrasında ne olacak?
Çünkü hiçbir millet yalnızca doğru tarih okumalarıyla özgürleşmemiştir.
Hiçbir millet yalnızca akademik doğrularla da devletleşmemiştir.
Hiçbir halk yalnızca kavramsal üstünlük sayesinde siyasal ve örgütlü bir güç üretememiştir.
Bir noktadan sonra tarih kitapları kapanır ve meydan hep pratiğe kalır.
Benim bütün itirazım tam olarak da burada başlamaktadır.
Siz tarih anlatıyorsunuz.
Ben ise Kürtlerin artık tarih anlatmanın ötesine geçerek ne yapacaklarını, kurucu ortaklığa nasıl geçeceklerini konuşmaları gerektiğini söylüyorum.
Aramızdaki temel farkın da burada yattığını düşünüyorum.
Saygıyla


