Sayın Dem Parti Yetkililerine,
İmralı’da yapılan son görüşmeye ilişkin açıklamayı dikkatle okudum. Şiddetin son bulmasına dair her vurgu, elbette Kürdistan Halkı için çok kıymetlidir. Kürdistan halkı en çok barışı istemektedir; çünkü en ağır bedeli Kürt milleti ödemiştir.
Ancak metnin bütününe bakıldığında, dikkat çeken ciddi bir çerçeve sorunu vardır.
Kürt meselesi; yalnızca “entegrasyona”,uyumlu “vatandaşlık” ya da “demokratik toplum” kavramlarıyla açıklanabilecek bir toplumsal uyum “uyumsuzluk” meselesi değildir.
Bu mesele; yüz yılı aşan inkâr politikalarının, 40–50 yıllık savaşın, yüzbinlerce can kaybının, binlerce köy boşaltmasının ve on milyonlara varan zorunlu göçün yarattığı tarihsel bir hak gaspı meselesidir.
Kürdistan coğrafyasının tahrip edildiği, demografisinin değiştirildiği, dilinin ve kimliğinin yasaklandığı bir süreç yaşanmıştır. Bu gerçekler ortadayken, sorunu daha çok “entegrasyon mimarisi” çerçevesinde ele almak; Kürt halkının kolektif siyasal varlığını toplumsal bir kategoriye indirgeme riskini barındırmaktadır.
Kürtler, yalnızca devletle bağ kuran “vatandaş bireylerin” toplamı değildir. Kürtler bir millettir-halktır. Dili, tarihi, kültürü ve kolektif iradesi olan bir halktır. Meseleyi etnisite “üstüymüş” gibi bir vatandaşlık tanımına indirgemek; eşitlik sağlanmadan kardeşlik ilan etmeye benzer. Eşitliği açık ve anayasal güvenceye bağlamadan entegrasyondan söz etmek, hiçbir zaman hak temelli bir çözüm üretmez.
Ayrıca, bu yaklaşımın Kürt halkının tarihsel hak taleplerinden ziyade, belirli bir siyasal hattın veya kişisel pozisyonun yeniden tanımlanmasına hizmet ettiği yönünde güçlü bir izlenim doğurmaktadır. On yıllardır süren mücadele ve ödenen ağır bedeller, Kürt milletine rağmen bireysel bir “siyasi program”a indirgenemez.
Barış; ancak açık bir yüzleşme ve halkın katılımı ve meşruiyeti ile mümkündür.
Kürt halkının hakkı teslim edilmeden entegrasyon olmaz.
Kolektif kimlik tanınmadan özgür yurttaşlık, anayasal vatandaşlık eksik kalır.
Kürt halkı, inkârın sona ermesini elbette ister. Ancak inkârın yerine belirsiz ve muğlak kavramlar konulmasını değil; açık, net ve anayasal güvenceye dayalı bir hak eşitliği talep eder.
Tarihsel gerçeklikten kopuk her çerçeve, çözüm üretmez; yalnızca sorunu görmezden gelerek çözümü erteler.
Saygılarımla.
Maaruf Ataoğlu
18.02.2026


