Sevgili Miroğlu,
HEP döneminden günümüze, en son seni uğurladığım Atatürk Havalimanı’ndan bu yana aradan geçen onca yıl sonra yeniden merhaba.
Şimdilik burada karşılıklı şahsi konulara girmeden; “vefa”nın da İstanbul’da yalnızca bir semt olmadığını hatırlatarak günümüze döneceğim.
Faruk Balıkçı ile yaptığı söyleşide Orhan Miroğlu’nun, genelde Kürt meselesi, özelde ise Rojava konusunda yaptığı tespitleri dikkatle okudum.
Miroğlu’nun yaşam çizgisinde birçok konuda eleştirilecek yönü elbette vardır; ben de kendisini birçok konuda eleştiriyorum. Siyaset zaten böyle bir alandır.
Fakat bugün bölgenin içine sürüklendiği denklemde; Türkiye’nin ve Kürtlerin kaderinin, isteyelim ya da istemeyelim, yeniden kesiştiği bu tarihsel eşiği okuma biçimi, Miroğlu’nun sözlerinde dikkatle görülmesi gereken bir feraset barındırıyor.
Miroğlu’nun altını çizdiği temel mesele şudur:
Suriye’deki Kürtlerin varlığı yalnızca bir “PKK dosyası” değildir; yüz yıllık bir siyasal birikimin devamıdır.
Her Kürt sıkıştığında nefes aldığı yer, “bın xet” — hattın öte tarafı — olmuştur.
Bunu görmek için ne derin teorilere ne de hamasete gerek var.
Yeter ki gerçeklikle inatlaşmayalım.
1. “SDG’nin çağrısı şiddetsiz ve diyalog arayan bir çağrıdır” tespiti samimi ve doğrudur.
Miroğlu’nun burada söylediği şey, ileride kuzeyde de birlikte yaşamın kolaylaşması için Türkiye’ye çıkarılmış bir davetiyedir aslında:
“Konuşulabilir bir muhatap var. Suriye’deki Kürtler kendi devletini kurmak istemiyorlar; kendi halklarını özerk ya da federal bir yönetimle yönetmek istiyorlar.”
Bu cümlelerin altını doldurmak zor değil.
Suriye’de ortaya çıkan model, Irak’takinin bir kopyası değildir; Türkiye’ye yönelik bir tehdit asla değildir.
Tam tersine, doğru okunursa Ankara için de tarihî bir fırsattır.
2. Miroğlu’nun işaret ettiği tehlike hafife alınacak bir tehlike değildir.
Türkiye’nin Suriye’de 100 bin silahlı insanla sıcak bir çatışmanın içine sokulmak istenmesini
“Miroğlu Vietnam’a benzetti” diye alaya alanlar…
Aslında Miroğlu’nun ne dediğini anlamıyorlar ya da bugüne kadar Kürt sosyolojisini okuyamamışlar.
Türkiye, yarım asırlık bir iç çatışmanın faturalarını daha yeni yeni konuşabilir hâle gelmişken;
Suriye’de aynı suya bir kez daha girmek, akıl değil — bu aynı zamanda yüz yıllık yeni bir felaket senaryosudur.
Eğer bunu hatırlatmak bir linç kampanyasına gerekçe oluyorsa, sorun Miroğlu’nda değil; zihniyeti betonlaşmış şoven Türk milliyetçiliği çevrelerindedir.
3. Kürtlerin hak ve eşitlik talebi, bölünme paranoyasına sıkışmış, yüz yıldır önünü göremeyen bir Türkiye gerçeğidir.
Miroğlu’nun çok doğru bir tespiti vardır:
Devletin içindeki öngörü sahibi kimi seçici akıl, bazı korkuları aşmıştır; ama Türk halkı henüz bunu aşabilmiş değildir.
Türkiye’deki Kürtlerin taleplerini doğru okumayan herkes, Suriye’deki Kürtlere de yanlış pencereden, yanlış bir gözle bakmaktadır.
Bu yüzden Miroğlu’nun şu sözleri, bugün Ankara’da bile kolay kolay dile getirilemeyen bir hakikati ifade etmektedir:
“Suriye’deki Kürtlerin eşitlik talebi Türkiye’nin bölünmesine yol açmaz; tam tersine Türkiye’nin Kuzey Kürtleriyle bütünleşmesi için elini güçlendirir.”
Bu yaklaşım bir “romantizm” değil; realist bir aklın ve öngörünün gereğidir.
4. Ortadoğu’nun yeni gerçeğini görmek:
Kürtler neden Türkiye’den vazgeçmiyor?
Bugünün dünyasında kimse tek kapıya mahkûm değildir.
Miroğlu’nun “Tel Aviv’den dünyaya açılmak da bir seçenek olur” cümlesi aslında bir tehdit değildir;
Ankara’ya yöneltilmiş akılcı ve diplomatik bir uyarıdır:
“Sen kapıyı kapatırsan, kapı dışarıda yok olmaz.
Başka alternatifler aranır ve başka kapılar açılır.”
Kürtlerin Türkiye alternatifi diye bir takıntısı yoktur aslında.
Tam tersine, Kürtlerin yüzünü Ankara’dan çevirmemesinin nedeni bir mecburiyet değil;
bin yıllık tarihin, zaman içinde oluşmuş ortak sosyolojinin ve coğrafyanın dayattığı ortak akıldır.
5. Miroğlu’nun olgunlaştığı yer:
Duygusal tepkiler değil, diplomasi aklıyla konuşma çağrısıdır.
Bugün Miroğlu’nu eleştiren çevrelerin çoğu sloganla konuşmaktadır.
Oysa Miroğlu, siyasi geçmişi ne kadar tartışmalı olursa olsun, Kürt meselesini diplomasi diliyle; Kürt tarihinde yaşanan acıları ve gelişmeleri ortak akıl terazisinde tartmaktadır.
Bu, hafife alınacak bir duruş değildir.
Sonuç
Miroğlu’nun söyledikleri bugün için bir lüks değil, belki de zorunlu bir yol haritasıdır.
Benim açımdan bu röportajdaki en önemli cümle şudur:
“Yeni süreç kazasız belasız devam etmeli. Aksi hâlde ‘aklıevveller’ Türkiye’yi yeniden bir felakete sürükler.”
Türkiye’nin Suriye’de doğru okuyamadığı her gelişme, içeriye misilleme olarak dönmüştür.
Bu nedenle Miroğlu’nun değerlendirmelerini bir “AK Partili siyasetçi açıklaması” olarak değil;
Kürtlerle Türklerin birlikte yaşayabilmesi için yakılmış bir uyarı ışığı olarak okumak gerekir.
Açık konuşmak gerekirse:
Miroğlu’nun bu değerlendirmesine katılıyor ve destekliyorum.
Bu coğrafyada ne Türkiye Kürtsüz kalabilir, ne de Kürtler Türkiyesiz.
Aklın yolu birdir; Miroğlu’nun işaret ettiği yer tam da burasıdır.


