İmralı Heyeti’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Beştepe’de gerçekleştirdiği görüşmenin ardından yaptığı açıklamayı birkaç kez okudum. Çünkü açıklamada “barış” var, “demokrasi” var, “siyaset” var, “toplumsal bütünleşme” var, “ortak irade” var, “kararlılık” var… Bir tek yıllardır bu meselenin merkezinde bulunan Kürd halkının siyasal ve kolektif hakları yok.
Belki gözden kaçırmışımdır diye tekrar baktım: Kürdlerin anayasal statüsü? Yok. Kürdçenin anayasal ve kamusal statüsü? Yok. Anadilde eğitim? Yok. Yerel yönetimler? Yok. Kolektif haklar? Yok. Kürdlerin bir halk olarak siyasal statüsü? O da yok.
Fakat endişelenmeyelim! Açıklamaya göre “demokrasinin ve siyaset alanının güçleneceği bir dönemin kapıları” aralanıyormuş. Çok güzel de insan merak ediyor: Kapı açılıyor, peki Kürdler bu kapıdan hangi haklarla girecek? Yoksa kapının açılması yeterli, içeride ne olduğunu sormak bizim hadimizi aşıyor mu?
Öncelikle altını özellikle çiziyorum: Silahların susmasını bütün kalbimle destekliyorum. Kırk yılı aşkın süredir devam eden çatışmanın sona ermesi, Kürd gençlerinin dağlarda, Türk gençlerinin askerî operasyonlarda ölmemesi, anaların çocuklarının ardından ağıt yakmaması başlı başına büyük bir kazanımdır. Bir tek insanın hayatının kurtulması bile değerlidir. Dolayısıyla kimse soru soran insanlardan “Savaş devam etsin” sonucu çıkarmaya kalkmasın. Tam tersine: Silahlar kesinlikle susmalıdır. Fakat tam da silahlar sustuğu için artık haklar konuşmalıdır.
SİLAHLARIN SUSMASI, KÜRD MESELESİNİN ÇÖZÜLMESİ DEĞİLDİR
Türkiye’nin önünde tarihî bir fırsat bulunduğuna inanıyorum. Çünkü yıllardır “Silahlar olduğu müddetçe demokratik çözüm konuşulamaz” deniliyordu. Peki. Silahlar susuyor. O zaman şimdi konuşalım.
Kürd meselesi nedir?
Eğer mesele yalnızca PKK’nin silahlı varlığıysa, PKK silah bıraktığında mesele önemli ölçüde sona ermiş olur. Ama bize yüz yıldır böyle anlatılmadı. Biz biliyoruz ki Kürd meselesi tarihsel bir meseledir. Kürd kimliğinin inkârından, Kürdçenin yasaklanmasından, anadilde eğitimden, yerel demokrasiden, demokratik özerklikten ve Kürdlerin kolektif haklarından söz ediyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı da geçmişte Kürdistan dedi, Lazistan dedi; Osmanlı döneminde tarihsel muhtariyetlerden bahisle kamuoyuna açık biçimde söz söyledi.
Şimdi bütün bunlar nereye gitti?
Bir sabah uyandık ve mesele “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme” meselesine mi dönüştü?
Demek yüz yıllık meselenin çözümü düşündüğümüzden daha kolaymış! Silah bırakılıyor, Kürd meselesi de otomatik olarak “toplumsal bütünleşme” klasörüne kaldırılarak çözülüyor.
Kürdçenin statüsü?
Herhalde sonra bakarız. Anadilde eğitim?
Şimdilik huzurumuzu bozmayalım.
Kolektif haklar?
Aman şimdi sırası mı?
Anayasal tanınma?
Barışın tadını kaçırmayalım!
İşte benim aklımın almadığı ve itiraz ettiğim bu siyasal rahatlıktır.
DEVLET NET; PEKİ KÜRD SİYASETİ?
Devletin baş aktörü, Sayın Bahçeli kendi siyasal perspektiflerini oldukça açık ifade ediyor:
Üniter devlet tartışılmayacak.
Egemenlik anlayışı tartışılmayacak.
Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü tartışılmayacak.
Türk milletinin ortak tarih ve gelecek tasavvuru müzakere edilmeyecek.
Peki. Buna katılırsınız veya katılmazsınız; fakat ortada gayet anlaşılır, açık ve net bir pozisyon vardır.
Benim anlamakta zorlandığım şudur:
Kendilerine Kürd tarafıyız diyenlerin pozisyonu nedir?
Devlet kendi kırmızı çizgilerini söylüyor.
Kürdlerin kırmızı çizgileri nerede?
Devlet neyi müzakere etmeyeceğini açıklıyor. Kürd siyaseti neyi müzakere edeceğini açıklıyor mu?
Devlet nasıl bir Türkiye istediğini tarif ediyor.
Kürd siyaseti nasıl bir Türkiye içerisinde nasıl bir Kürd statüsü istediğini neden tarif etmiyor?
İşte burada garip bir siyasal tercüme mekanizması ortaya çıkıyor:
Devlet: “Üniter yapı tartışılmaz.”
Kürd siyaseti: “Tarihî dönem!”
Devlet: “Egemenlik anlayışı müzakere edilemez.”
Kürd siyaseti: “Demokratik toplum!”
Devlet: “Türk milletinin ortak gelecek tasavvuru tartışılmaz.”
Kürd siyaseti: “Barışın kapıları açılıyor!”
İnsan gerçekten merak ediyor:
Aynı toplantılara mı katılıyorsunuz, yoksa iki farklı toplantının tutanaklarını mı okuyorsunuz?
BARIŞ İLE TESLİMİYET ARASINDAKİ SINIRI HAKLAR BELİRLER
Her uzlaşma teslimiyet değildir. Her silah bırakma yenilgi değildir. Dünyada birçok silahlı çatışma müzakere ve siyasal dönüşümle sona ermiştir. Kırk yıl sonra insanların hayatını koruyacak bir siyasal akıl ortaya çıkıyorsa bunu desteklemek gerekir.
Fakat bir barış sürecini tarihsel olarak anlamlı yapan yalnızca silahların susması değildir; silahların ortaya çıkmasına zemin hazırlayan siyasal sorunların nasıl çözüldüğüdür.
Çatışmasızlık değerlidir ama çözüm değildir. Silah bırakmak değerlidir ama anayasal statü değildir. Cezaevlerinin boşalması değerlidir ama anadilde eğitim değildir. Siyasetin önünün açılması değerlidir ama bir halkın kolektif varlığının tanınmasıyla aynı şey değildir.
Dolayısıyla çok basit soruların cevabını bilmek istiyoruz:
Kürdçe eğitim dili olacak mı? Kürd kimliği anayasal düzeyde tanınacak mı? Kürdçenin kamusal statüsü ne olacak? Yerel yönetimler güçlendirilecek mi? Kürdlerin kolektif hakları tanınacak mı?
“Demokrasi güçlenecek”, “toplumsal bütünleşme sağlanacak”, “barış ve demokratik toplum kurulacak” ifadeleri güzeldir. Fakat bunlar bu soruların cevabı değildir.
Çünkü hak güzel bir cümle değil, hukukî güvencedir.
KIRK YILIN MUHASEBESİ NE OLACAK?
Kırk yıl boyunca bu toplum çok ağır bedeller ödedi. İnsanlar öldü, köyler boşaldı, cezaevleri doldu, faili meçhuller yaşandı, milyonlarca insan göç etti, aileler parçalandı.
Şimdi silahların susması bütün bunların sona ermesi açısından büyük bir kazanımdır. Fakat tam da bunun için sormamız gerekiyor:
Bütün bu tarih bize nasıl anlatılacak?
Eğer mesele bugün yalnızca silahlı bir örgütün silahsızlandırılması ve siyasal sisteme entegrasyonu olarak tanımlanıyorsa, kırk yıl boyunca Kürd toplumuna anlatılan siyasal hikâyenin muhasebesini kim yapacak?
İmralı Heyeti açıklamasının sonunda destek veren siyasi partilere ve toplum kesimlerine teşekkür ediyor. Elbette teşekkür güzeldir. Ama benim merak ettiğim başka bir şey var:
Kürd halkına ne söyleniyor?
Çocuklarını kaybedenlere, cezaevlerinde ömrünü geçirenlere, sürgünde yaşayanlara, köylerinden koparılanlara ne söyleniyor?
Belki de Kürd toplumunun artık alkıştan önce açıklamaya ihtiyacı vardır. Çünkü siyasal hareketler yalnızca başarılarını halklarıyla paylaşmazlar; tarihsel dönüşümlerinin hesabını da halklarına tane tane verirler.
Bu intikam değildir.
Muhasebedir.
BEN BU SÜRECİN BAŞARILI OLMASINI İSTİYORUM
Bu sürecin başarısız olmasını istemiyorum. Silahların yeniden konuşmasını, yeni cenazeleri, yeni hapishaneleri, yeni sürgünleri istemiyorum. Türk ve Kürd gençlerinin birbirlerini öldürdüğü bir ülkenin geleceği olabileceğine inanmıyorum.
Bu nedenle silahlı mücadelenin sona ermesini tarihî bir fırsat olarak görüyorum.
Fakat bir meseleyi çözmenin yolu onun adını değiştirmek değildir. “Kürd meselesi” yerine “toplumsal bütünleşme” dediğinizde mesele ortadan kalkmaz. “Kolektif haklar” yerine “demokratik toplum” dediğinizde haklar kendiliğinden doğmaz. “Statü” yerine “kardeşlik” dediğinizde anayasa değişmez. “Anadilde eğitim” yerine “ortak gelecek” dediğinizde çocuklar Kürdçe eğitim görmeye başlamaz.
Kelimeler önemlidir ama hakların ve kurumların yerini tutmazlar.
O nedenle bütün tartışmayı tek bir soruya indirelim:
BU SÜRECİN SONUNDA KÜRDLER BUGÜN SAHİP OLMADIKLARI HANGİ SOMUT HAKLARA SAHİP OLACAKLAR?
Bunun cevabı varsa gerçekten tarihî bir süreçten söz ediyor olabiliriz.
Yoksa silahlar susacak, operasyonlar duracak, bazı hukukî düzenlemeler yapılacak ve insanlar normal hayatlarına dönecek. Bunların tamamı son derece kıymetlidir ve desteklenmelidir.
Ama sonra dönüp buna “Kürd meselesini çözdük” denirse, Kürd halkı olarak orada itirazımız var.
Çünkü o zaman çözülmüş olan Kürd meselesi değil, PKK’nin silahlı çatışma meselesidir.
Ben “Barış olmasın” demiyorum.
Barış olsun. Hem de hemen olsun. Silahlar bir daha hiç konuşmasın. Ama Kürdler de bir örgütün paradigmasına mahkum olup susmasın.
Çünkü barışın anlamı silahların yerine siyasetin geçmesidir. Siyasetin anlamı ise taleplerin açıkça konuşulabilmesidir.
Eğer silah bırakılıyor ama talepler de masada sümen altı yapılarak bırakılıyorsa bunun adını tarihçiler koyacaktır.
Hadi ben şimdilik haddimi aşarak koymayayım.
Sonra yine “sürece zarar veriyorsun” derler!
SON SÖZ
Artık silah bahanesi yok.
O hâlde siyaset Kürd Halkı ile konuşsun. Meclis konuşsun. Kürdler toplumsal olarak konuşsun. Türkler de konuşsun. Devlet de konuşsun. Muhalefet konuşsun. Ama yalnız bir örgütün teslimiyeti ile bu sorun çözülmez.
Benim istediğim barış; silahların sustuğu ama Kürdlerin halk olarak susturulmadığı, insanların ölmediği ama hakların haklarının unutulmadığı, devletin güvenliğini sağladığı ama Kürd milletinin kimliğini, dilini ve haklarını da güvence altına aldığı bir onurlu bir barıştır.
Çünkü kırk yılın sonunda Kürdlere yalnızca “Artık ölmeyeceksiniz” demek elbette çok değerlidir.
Ama yeterli değildir.
Kürdlerin soru sormaya hakkı vardır:
“Peki nasıl yaşayacağız ve hangi haklarla yaşayacağız?”
Silahların susmasını hep birlikte alkışlayalım.
Ama boş alkışların sesinden sorularımız duyulmaz hâle gelmesin.
Çünkü bundan sonra Kürdlerin en güçlü silahı belki de tam olarak budur:
Soru sormak.
Ve artık bu sorulara silahla değil; demokrasiyle, hukukla ve somut haklarla cevap verilmesinin zamanı gelmiştir.
Maaruf Ataoğlu
13 Ağustos 2026


