
Silahların susması, elbette Kürd Milleti açısından tarihî bir gelişmedir. Hiç kimse yeni kuşakların savaşın acılarıyla büyümesini istemez. Hiçbir vicdan, amacı belirsiz bir mücadele için annelerin evlatlarını toprağa vermesini, gençlerin dağlarda isimsiz mezarlara dönüşmesini arzulamaz.
Ancak gerçek bir barış, yalnızca amacı belirsiz bu çatışmanın sona ermesiyle değil; geçmişin dürüstçe değerlendirilmesiyle mümkündür. Çünkü hakikatin üzeri örtülerek inşa edilen her barış, geleceğin yeni kırılmalarını da içinde taşır.
Kırk yılı aşkın bir mücadelede yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. Binlercesi kayboldu, binlercesinin mezarı dahi bulunamadı. Arkalarında yarım kalmış hayatlar, dağılan aileler ve dinmeyen yürek acıları bıraktılar.
Bugün sorulması gereken temel soru özellikle bir suçlu aramak olmasada; tarih karşısında yükümlü olduğumuz ahlaki sorumluluğu mutlaka konuşmaktır.
Bu insanlar hangi hedef uğruna yola çıktı?
Onlara hangi gelecek vaat edildi?
Ve bugün gelinen nokta, o fedakârlıklarla ne ölçüde örtüşmektedir?
Bir halkın mücadelesi hiçbir zaman tek bir şahsın iradesine indirgenmemelidir. Çünkü milletler kalıcıdır; liderler ise tarihin belirli dönemlerinde ortaya çıkan aktörlerdir. Mücadele, kurumlara, hukuka ve ortak akla dayanmadığında, eleştiri ihanet; sorgulama ise suç olarak görülmeye başlanır. İşte asıl kırılma da burada yaşanır.
Kürd halkı, tarih boyunca büyük bedeller ödedi. Bu bedeller yalnızca devlet politikalarının sonucu değildir; aynı zamanda kendi siyasal hareketlerinin doğru ve yanlış tercihleriyle de şekillenmiştir. Olgun toplumlar yalnızca başkalarının hatalarını değil, kendi tarihlerini de cesaretle sorgulayabilen toplumlardır.
Bugün silahların susmasını desteklemek, geçmişin muhasebesinden asla vazgeçmek anlamına gelmez.
Tam tersine…
Kalıcı barış, ancak hakikatin konuşulabildiği, eleştirinin meşru kabul edildiği ve hiçbir liderin, hiçbir örgütün ya da hiçbir siyasî yapının sorgulanamaz görülmediği bir zeminde kurulabilir.
Çünkü hiçbir palyatif çözüm, dava uğruna hayatını kaybeden insanların hatırasından daha kıymetli ve daha büyük değildir.
Hiçbir lider, bir halkın kaderiyle özdeşleştirilemez.
Hiçbir siyasal hareket de tarih karşısında mutlak dokunulmazlığa sahip değildir.
Artık ihtiyaç duyulan şey, kişilere bağlı siyaset değil; ilkelere bağlı siyasettir.
İntikam değil, yüzleşme…
Nefret değil, adalet…
Sessizlik değil, hakikat…
Çünkü ancak hakikatle yüzleşen toplumlar, geçmişin acılarını geleceğin ortak vicdanına dönüştürebilir. Ve ancak o zaman barış, sadece silahların susması değil; vicdanların da huzur bulması anlamına gelir.
Maaruf Ataoğlu
6 Ağustos 2026

