Çözüm Sürecinde Kürdler Ne Yapmalı
Türkiye’de adına ister “Çözüm Süreci”, ister “Terörsüz Türkiye”, ister “Millî Birlik ve Kardeşlik Projesi” denilsin; Kürd meselesinin yeniden siyasal gündemin merkezine yerleşmesi önemlidir.
Silahların susması, insanların ölmemesi ve yeni acıların yaşanmaması, vicdan sahibi herkesin desteklemesi gereken bir gelişmedir. Hiçbir anne çocuğunun tabutuna sarılmamalı; hiçbir genç dağlarda, cezaevlerinde veya şehirlerin sokaklarında hayatını kaybetmemelidir.
Fakat Kürdler açısından asıl mesele sürecin adı değil, içeriğidir.
Çünkü barış başka, silahsızlandırma başka; çözüm başka, tasfiye başka; kardeşlik başka, teslimiyet bambaşkadır.
Devlet yetkililerinin kullandığı dile bakıldığında, sürecin öncelikle PKK’nin silah bırakması ve örgütsel yapısının tasfiyesi üzerinden yürütüldüğü görülmektedir. Her devlet karşısındaki silahlı yapının silah bırakmasını ister. PKK de aldığı kararların ve yürüttüğü mücadelenin sorumluluğunu taşır. Ancak PKK’nin silah bırakmasıyla Kürd meselesinin çözüldüğünü ilan etmek, tarihsel ve siyasal gerçekleri inkâr etmektir.
Çünkü Kürd meselesi PKK ile başlamadı, PKK’nin tasfiyesiyle de bitmeyecektir.
PKK yokken de Kürdler ve Kürdistan vardı; yasaklanan Kürd’çe dili, değiştirilen yer adları, inkâr edilen kimlik, bastırılan isyanlar, “Şey Said, Agri, Zilan, Dersim” sürgünler, faili meçhul cinayetler ve yakılan köyler vardı.
PKK silah bırakabilir, kendisini feshedebilir veya başka bir siyasal çizgiye yönelebilir. Bu, örgütün kendi tercihi ve kararıdır.
Fakat hiçbir örgütün kararı, Kürd milletinin millet olmaktan doğan haklarını asla ortadan kaldıramaz.
Kürdlerin sorması gereken temel soru şudur:
Biz silahlardan mı arındırılıyoruz, yoksa millî ve demokratik taleplerimizden mi vazgeçiyoruz?
Kürdler bu süreci peşinen reddetmemeli; fakat “PKK ‘nin”Öcalanın istediği gibi kayıtsız şartsız da desteklememelidir. Ayriyeten Kürd halkı açısından silahların susmasını bir teslimiyet, barışı savunmak ise mücadeleden vazgeçmek değildir. Tam tersine Kürdler, çatışmanın sona ermesini desteklerken siyasal, kültürel ve millî hakları için demokratik mücadeleyi çok daha güçlü sürdürebilmelidir.
Ancak bu destek, asla iktidara verilmiş bir açık çek olmamalıdır.
“Önce silahlar bırakılsın, haklar sonra konuşulur” anlayışından behemehal uzak durulmalıdır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti tarihinde “sonra” denilerek ertelenen nice sözler, hiçbir zaman yerine getirilmemiştir.
Atılacak adımlar karşılıklı, şeffaf, denetlenebilir ve hukuki güvence altında olmalıdır. Bir taraf bütün imkânlarını terk ederken diğer tarafın yalnızca belirsiz vaatlerde bulunması bir çözüm değil, teslim alma yöntemidir.
Gerçek bir süreç, yalnızca dağdaki insanın silahını değil, devletin inkârcı ve güvenlikçi zihniyetini de tartışmalıdır.
Kürd siyasetinin en büyük eksikliklerinden biri, ortak ve açık bir millî program ortaya koyamamasıdır. Her parti ve örgüt kendi ideolojik kavramlarıyla konuşurken Kürd milletinin ne istediği giderek belirsizleşmektedir.
Kürdler öncelikle kendi aralarında konuşmalı ve mümkün olan en geniş uzlaşmayla asgari müştereklerini belirlemelidir:
Kürdlerin ayrı bir millet, Kürdçenin ayrı bir dil olduğunun anayasal güvence altına alınması; Kürdçenin bütün lehçeleriyle eğitim ve kamu hizmeti dili olması; çocukların anadillerinde eğitim görmesi; kayyım uygulamasına son verilmesi; yerel yönetimlerin idari ve mali yetkilerinin güçlendirilmesi; düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün güvenceye alınması; tarihî yer adlarının iade edilmesi; geçmişte yaşanan katliamlarla, faili meçhul cinayetlerle ve köy boşaltmalarıyla yüzleşilmesi…
Bunlar lütuf, ayrıcalık veya bölücülük değildir. Bir milletin kendi dili, kimliği ve onuruyla yaşamasının asgari şartlarıdır.
Abdullah Öcalan, PKK’nin silahsızlanması ve örgütsel geleceği bakımından elbette önemli bir muhatap olabilir. Bunu yok saymak gerçekçi bir durum değildir. Ancak Kürd meselesini bir kişiye, bir örgüte veya devletle yapılacak pazarlıklara indirgemek de aynı ölçüde yanlıştır.
Öcalan PKK adına karar verebilir; fakat milyonlarca Kürd adına millî haklardan vazgeçemez. Hiçbir liderin, örgütün veya partinin böyle bir yetkisi yoktur.
Kürd meselesinin gerçek muhatabı Kürd milletinin kendisidir.
Bu nedenle süreç, yalnızca devlet ile İmralı arasında yürütülen bir görüşmeye indirgenemez. Kürd siyasi partileri, sivil toplum kuruluşları, aydınlar, kadınlar, gençler, dinî çevreler, iş insanları, sanatçılar ve diasporadaki Kürdler bu sürecin doğal muhataplarıdır.
Kürdlere ne istedikleri sorulmadan, onların geleceği hakkında alınan hiçbir karar kalıcı ve toplumsal meşruiyet üretemez.
Kürd siyasetçilerinin görevi, iktidarın sürecini Kürd halkına pazarlamak değil; Kürd halkının haklarını iktidar karşısında dişe diş omuz omuza savunmaktır.
PKK ve Öcalan silahların bırakılmasını sağlayabilir. Fakat ödenen bedellerin, verilen şehitlerin karşılığında hangi anayasal ve siyasal kazanımların elde edildiğini de halka açıkça anlatmak zorundadırlar. Halka sürekli sabır tavsiye etmek, her gelişmeyi “tarihî başarı” diye sunmak ve soru soranları düşmanlaştırmak kalıcı bir siyaset değildir.
Siyaset, her şeyden önce halka karşı hesap verebilirliktir.
Kürd halkı açıkça sormalıdır:
Kürd kimliği anayasal olarak tanınacak mı?
Anadilde eğitim hakkı güvenceye alınacak mı?
Kayyım uygulaması sona erecek mi?
Kürdçe dili kamusal yaşamda kullanılabilecek mi?
Yerel yönetimlerin yetkileri artırılacak mı?
Kürdlerin kendi siyasal geleceklerini özgürce tartışmalarına izin verilecek mi?
Bu sorulara somut cevap verilemiyorsa ortada bir çözüm değil, yalnızca silahlı bir yapının tasfiyesi ve bir örgütün teslimiyeti vardır.
Ayrıca, Kürdler kendi aralarındaki düşmanlığa da derhal son vermelidir. PKK’yi eleştiren herkes hain olmadığı gibi, PKK’yi destekleyen herkes de iradesiz veya düşman değildir. Eleştiri düşmanlık değildir. Bir liderin, partinin veya örgütün kararlarını sorgulamak, o yapıya mensup insanların ödediği bedelleri küçümsemek anlamına gelmez.
Ayriyeten bedellere saygı duymak, yanlış kararları alkışlamayı da gerektirmez.
Her itirazı “hainlik”, her soruyu “ajanlık”, her eleştiriyi “düşmanlık” sayan bir toplum asla özgürleşemez.
Millî birlik, herkesin aynı düşünmesi değildir; farklı düşüncelere rağmen milletin temel haklarında asgari müştereklerde ortaklaşabilmektir.
Avrupa’da yaşayan milyonlarca Kürd de bu sürecin seyircisi olmamalıdır. Diaspora; parlamentolar, siyasi partiler, basın kuruluşları, insan hakları örgütleri ve akademik çevreler nezdinde kurumsal diplomasi derhal vakit geçirilmeden yürütmelidir. Şahısların veya örgütlerin propagandasını değil, Kürd milletinin haklarını dünyaya anlatmalıdır.
Türkiye’de yürütülen süreç, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki gelişmelerden bağımsız düşünülemez. Kuzey Kürdistan’daki silahsızlanma, Güney Kürdistan’ın federal statüsünü zayıflatmanın veya Güneybatı Kürdistan’daki Kürdlerin yönetim ve savunma kazanımlarını birer birer tasfiye etmenin aracına dönüştürülmemelidir.
“Entegrasyon” adı altında Kürdlerin Şam yönetimine kayıtsız şartsız teslim edilmesi asla kabul edilemez. Entegrasyon olacaksa Kürdlerin anayasal statüsü, dili, yerel yönetimi ve güvenliği açık biçimde güvence altına alınmalıdır.
Silahlı gücünü, yönetimini ve siyasi iradesini teslim ettikten sonra verilecek sözlere güvenmek, geçmişten hiçbir ders çıkarmamak demektir.
Sonuç olarak Kürdler barıştan yana olmalı, fakat teslimiyete kesinlikle razı olmamalıdır.
Silahların susmasını desteklemeli, fakat kendi seslerini kısmamasına müsade etmelidir.
Devletle görüşülmesine karşı çıkmamalı, fakat geleceklerinin kapalı kapılar ardında belirlenmesine de izin vermemelidir.
Hiçbir lideri kutsamamalı, hiçbir örgütü milletin yerine koymamalı ve hiçbir partinin çıkarını Kürd milletinin haklarından üstün görmemelidir.
Gerçek barış, Kürdlerin silahsız ve savunmasız bırakılması değil; haklarının hukukla güvence altına alınmasıdır.
Gerçek kardeşlik, egemen olanın ezilene merhamet etmesi değil; iki milletin eşitlik ve karşılıklı saygı içinde yaşamasıdır.
Gerçek çözüm, Kürdleri mevcut sisteme sessizce entegre etmek değil; onların özgür iradelerini, millî kimliklerini ve demokratik haklarını tanımaktır.
Ölçümüz kişiler değil ilkeler; söylemler değil somut kazanımlar;
Örgütlerin geleceği değil,
Kürd milletinin özgür ve onurlu geleceği olmalıdır.
Çünkü bu meselenin nihai söz sahibi ne Ankara’dır ne İmralı ne de herhangi bir siyasi partidir.
Nihai söz sahibi Kürd milletinin kendisidir.
Maaruf Ataoğlu
25 Ağustos 2026


