KÜRD HALKININ SİYASETİNDE VESAYETİN İZLERİ KALKMALI
Koltukların sürekliliğinden halkın iradesine
Bir halkın siyasetini temsil etmek, onun adına süresiz konuşma yetkisi edinmek değildir. Temsil, topluma karşı sorumluluk üstlenmek, alınan kararların hesabını vermek ve bu sorumluluğu kendi hareketinin içindeki yeni, genç ve dinamik kadrolara devredebilmektir.
Kürd siyasetinin bugün ihtiyaç duyduğu muhasebe, geçmişte kimin ne kadar fedakârlık yaptığını sürekli sıralamakla sınırlı kalamaz.
Asıl soru şudur:
Bu fedakârlıklar hangi haklara, hangi kurumlara ve hangi kalıcı güvencelere dönüşmüştür?
“Düşün artık bu halkın yakasından!” itirazının arkasında yalnızca öfke yoktur.
Kendi geleceği hakkında söz söylemek isteyen bir toplumun, adına konuşanlardan temsil sorumluluğunu yerine getirmelerini ve hesap vermelerini istemesi kaçınılmazdır. Bu talebi sadakatsizlik saymak, halkın sesini duymamak ve siyasetle toplum arasındaki mesafeyi gittikçe büyütmek demektir.
Kurucu siyasi örgütlerin yanısıra; 1988’de SHP’den bugüne uzanan süreçte milletvekillikleri ve belediye başkanlıkları sürekli aynı kişiler, aileler ve simalar arasında paylaşılmaktadır.
“Bu koltuklara doymadınız mı?” sorusu, herkesin aynı makamda kesintisiz kaldığı iddiasından çok, siyasi kadroların ve anlayışların neden halkın içindeki sıradan insanların mücadelesiyle yenilenmediğini ve makamların neden sürekli atamayla gelenlerin arasında paylaştığı mevkiler olarak görüldüğünü sorgulamaktadır.
On yıllardır yön belirleyen kadroların, başarısızlıklarını açıklamadan ve topluma hesap vermeden, sürekli vitrindeki “KRAL’A” oynayarak kendi makamlarını sağlamlaştırmaları ne ölçüde demokratiktir?
Yeni kuşakların payına sürekli alkışlamak ve bedel ödemek, sistemi ele geçirmiş kadroların payına ise dar bir çevrede kararlar verip sürekli makamları kendi aralarında paylaşmak mı düşmektedir?
Burada eleştirinin ölçüsü yaş değildir. İleri yaş, bir insanın siyasi değerini azaltmaz; gençlik de tek başına demokratik bir anlayışın güvencesi sayılamaz. Sorun, tecrübenin dokunulmazlığa dönüşmesi, makamların kapalı çevrelerde el değiştirmesi ve her eleştirinin derhâl ihanet sayılmasıdır. Halkın önünü kapatan, yöneticilerin doğum tarihi değil; yenilenmeye, katılıma ve denetime kapalı siyaset anlayışıdır.
Siyasi partiler ve hareketler, örgütlerini korumaya çalışırken zamanla kendi devamlılıklarını halkın ihtiyaçlarının önüne koyabilir. Aday belirleme yetkisi, kaynaklara erişim ve kamuoyunda görünür olma imkânı dar bir çevrede toplandığında, tabanın yöneticileri değiştirme gücü zayıflar. Halk, kararların sahibi olmaktan uzaklaştırılır; önüne konulan kararları onaylaması beklenen bir kitleye dönüşür. Her Kürd siyasi hareketi, kendi içinde böyle bir yapı oluşturarak Kürdistan halkını sömürmektedir.
Kürd halkının siyasetine “kayyum” olunması eleştirisi de işte bu çerçevede anlaşılmalıdır. Burada hukuki bir atamadan değil, siyasi vesayetten söz edilmektedir. Devletin seçilmiş iradeye müdahalesini eleştiren bir anlayış, otuz yılı aşkın süredir kendi örgütünde farklı görüşleri dışlıyor, kararları tartışmaya kapatıyor ve halkın tercihinin yerine merkezî bir talimatı koyuyorsa demokratikleşme iddiasını kendi eliyle ve icraatlarıyla yok etmiştir.
Halkın iradesi, dışarıdan gelen müdahaleler kadar, onun adına içeride kurulan vesayete karşı da korunmalıdır. Demokrasiyi devletten talep edenler, onu kendi siyasi yapılarında da yaşatmakla yükümlüdür.
Ankara’nın imkânlarına ve milletvekilliğinin konforuna yöneltilen itirazın merkezinde de bu temsil sorunu vardır. Parlamentoda bulunmak, meşru ve gerekli bir mücadele yolu olabilir. Ancak parlamenter faaliyet, bir halkın siyasi ufkunun tamamı hâline getirildiğinde, temsilcinin gündemiyle seçmenin hayatı arasındaki mesafe sürekli büyür. Makamını korumaya odaklanan bir siyasetçinin kabul edilebilir bulduğu uzlaşma, dilini ve gelecek nesilleri korumaya değil, kendi koltuğunu koruma içgüdüsüne dayanır.
“Ceylan derili koltuklar” bu mesafenin simgesidir. Mesele, koltuğun malzemesi ya da temsilcinin kişisel hayatı değildir. Mesele, makamın sağladığı güvenlik ve itibarın, halkın yaşadığı güvencesizliği ve maruz kaldığı baskıları görünmez kılmasıdır. Temsilci kendini güvende hissederken temsil ettiği insanlar hâlâ güvencesiz koşullarda haklarını arıyor ve ham hayal projelerin savunuculuğunu yapıyorsa, ortada sorgulanması gereken ciddi bir kopuş vardır.
Siyasi sorumluluk, iyi niyet beyanlarıyla yerine getirilmiş olmaz. Kararların gerekçeleri açıklanmalı, sonuçları ortaya konulmalı ve halkın değerlendirmesine sunulmalıdır.
Kürd toplumu tek bir siyasi görüşten oluşmaz. Köylünün, kentli emekçinin, iş insanının, kadının, öğrencinin, zorunlu göç yaşamış ailenin ve diasporadaki insanın öncelikleri farklı olabilir. Dil, inanç, bölge ve hayat deneyimi bakımından çoğul bir toplumdan söz ediyoruz. Bu çeşitliliği tek bir merkezin söylemine sığdırmak, toplumsal gerçekliği daraltmak ve Kürd halkının bir bölümünü siyasi hayatın dışına itmek demektir.
Ortak hakları savunmak için aynı partiye üye olmak, aynı lidere bağlanmak veya aynı siyasi geçmişten gelmek gerekmez. Bir halkın ortak geleceği, herhangi bir örgütün sınırlarından çok daha geniş ele alınmalıdır.
“Süreç” diye tanımlanan girişimler de çoğulculuk, açıklık ve hesap verebilirlik açısından çok ciddi bir biçimde sorgulanarak değerlendirilmelidir.
Silahların susmasını istemek, insan hayatını korumak ve müzakereyi savunmak elbette meşru hedeflerdir. Fakat bir girişimi kendi pencerenizden “barış” diye adlandırmanız, bir milletin haklarının güvence altına alındığını göstermez. Ne konuşulduğu, kimin hangi yetkiyle konuştuğu ve verilen sözlerin hangi hukuki güvencelere bağlanacağı açıklanmalıdır.
Müzakerenin gerektirdiği mahremiyet, toplumu sürecin hedeflerinden ve kendi geleceğini belirleyecek kararlardan habersiz bırakmanın gerekçesi olamaz.
Anadilin eğitimdeki yeri ne olacaktır? Seçilmiş yerel yönetimlerin yetkileri nasıl korunacaktır? İnsanlar kimliklerini ve siyasi taleplerini baskı korkusu duymadan ifade edebilecek midir? Geçmişteki hak ihlalleri için hangi adalet yolları açılacaktır? Verilen sözlerin uygulanmasını kim, hangi yetkiyle denetleyecektir?
Bu sorular cevapsız kalırken halktan sınırsız güven istemek, demokratik temsilin sorumluluğuyla bağdaşmaz. Güven, belirsizliğe razı olmakla değil; açık hedefler, denetlenebilir kararlar ve güvence altına alınmış haklarla kurulur.
“Bu, Avrupa’da mültecilere uygulanan bir entegrasyon programı mı?” sorusu, Kürd meselesinin bir uyum sorununa indirgenmesine yönelik itirazdır. Avrupa’daki entegrasyon uygulamaları birbirinden farklıdır; mültecilerin de kimliklerini koruma ve eşit muamele görme hakları vardır. Dolayısıyla eleştirinin hedefi mülteciler değil, tarihsel hafızaya sahip bir milletin mülteci muamelesine tabi tutularak demokratik entegrasyon adı altında eritilmesi ve asimile edilmesidir.
Eşit haklarla ortak kamusal hayata katılmak başka, kimliğini kamusal alandan çekerek “EFENDİNİN SOFRASINDA” kabul görmek başkadır. Bir toplumdan dilini özel hayata hapsetmesi, kolektif taleplerinden vazgeçmesi ve yalnız bireysel uyum üzerinden tanınmayı kabul etmesi bekleniyorsa, burada katılımın ötesinde bir asimilasyon gerçeği doğar. Birlikte yaşamanın demokratik zemini, farklılıkların silinmesiyle değil, milletlerin haklarının korunmasıyla kurulabilir.
Biz Kürdler, Kürdistan diye adlandırdığımız tarihsel coğrafyada, kuşaklar boyunca yaşadığımız topraklarda misafir değiliz.
Kendi memleketimizde kimliğimizle var olmak için sofrada konukluk izni istemiyoruz. Dilimizin, toplumsal hafızamızın ve siyasi irademizin tanınmasını talep ediyoruz.
Bu talep, aynı coğrafyada yaşayan başka halkların aidiyetini veya haklarını inkâr etmez. Tam tersine, herkesin kendi kimliğiyle eşit, özgür ve güven içinde yaşayabileceği bir düzeni gerektirir. Ülkemiz Kürdistan’da kendi milletimiz için istediğimiz onuru ve özgürlüğü, birlikte yaşadığımız diğer azınlık halklar için de savunmak, demokratik tutarlılığımızın temelidir.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, eşitliği ve ayrımcılık yasağını, düşünce ve ifade özgürlüğünü, barışçıl toplanma ve örgütlenme özgürlüklerini, yönetime ve kültürel hayata katılma haklarını tanır. Özellikle 21. madde, yönetimin meşruiyetini halkın iradesine dayandırır. Bu ilkeler, hakların bir lütuf gibi sunulamayacağını gösteren temel bir çerçevedir.
Hukuki dayanakları doğru adlandırmak da hak mücadelesinin ciddiyetinin gereğidir. Beyanname, tek başına belirli bir federal modeli veya bağımsızlık sonucunu düzenlemez. Halkların kendi kaderini tayin hakkı, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 1. maddesinde açıkça yer alır. Aynı sözleşmenin 27. maddesi ise azınlıklara mensup kişilerin, topluluklarıyla birlikte kültürlerini yaşatma, dinlerini uygulama ve dillerini kullanma haklarını korur.
Bu hükümler, belirli bir siyasi sonucu kendiliğinden doğurmaz. Ancak dil, kültür ve siyasi irade taleplerinin ciddi hukuki dayanaklara sahip olduğunu ortaya koyar.
Kürd halkını temsil ettiğini söyleyenlerden beklenen, bu hakları belirsiz bir geleceğe ertelemeleri değil; açık, tutarlı ve uygulanabilir bir programla savunmalarıdır. Anadilde eğitim talebini evde konuşabilme serbestisine, siyasi temsili birkaç milletvekilliğine, toplumsal eşitliği ise bazı kişilerin makam sahibi olmasına indirgemek yeterli değildir.
Bir temsilcinin sisteme erişebilmesi, temsil ettiği halkın eşitliğe kavuştuğunun kanıtı değildir. Temsilin başarısı, makamın kapısından kimin girdiğiyle değil, o kapının dışında kalan köklü bir milletin hayatında neyin değiştiğiyle ölçülür.
“Bunca bedel ödemenin anlamı nedir?” sorusu, geçmişteki fedakârlıkları değersizleştirmez. O fedakârlıkların bugünün siyasi kararlarında ve haklarında nasıl karşılık bulduğunu sorar. Acıların büyüklüğü, hiçbir yönetime sınırsız yetki vermez. Yas tutan ailelerin hatıraları, insanların emeği ve kuşakların umutları, eleştiriyi susturan bir bağlılık aracına dönüştürülemez.
Ödenen bedeller, halka hesap vermekten kaçınmanın gerekçesi olamaz; tersine, hesap verme sorumluluğunu daha da ağırlaştırır.
Geçmişte bedel ödenmiş olması, gelecekte de yeni bedeller ödenmesini zorunlu kılmaz. Siyasetin sorumluluğu, insan hayatını koruyarak hakları ilerletmektir. Bir kararın değeri, ne kadar sert göründüğüyle veya ne kadar fedakârlık istediğiyle değil, insanların daha özgür, daha güvenli ve daha onurlu yaşamasına ne ölçüde katkıda bulunduğuyla ölçülür.
Aynı şekilde, can kaybının önlenmesi de hakların süresiz ertelenmesine gerekçe yapılamaz. Halkın hayatını korumak ile haklarını savunmak, birlikte yerine getirilmesi gereken iki temel sorumluluktur.
Yenilenme, birkaç ismin yerine başka isimlerin getirilmesinden ibaret değildir. Görev süreleri sınırlandırılmalı, aday belirleme yöntemleri açık ve katılımcı hâle getirilmeli, kaynak kullanımı denetlenmeli ve yöneticiler kararlarını düzenli olarak halka açıklamalıdır. Gençler ve kadınlar yalnız görünür görevlerde değil, karar verme yetkisine sahip konumlarda yer almalıdır. Farklı görüşler, örgütsel sadakat sınavına tabi tutulmadan tartışılabilmelidir.
Hak talepleri de uygulanabilir bir programa bağlanmalıdır. Dil ve eğitim, yerel demokrasi, kültürel kurumlar, adalet, ekonomik eşitlik ve siyasi statü konularında hangi değişikliklerin istendiği açıkça ortaya konulmalıdır. Halk, neyin talep edildiğini, neyin müzakere edildiğini ve hangi güvencelerin arandığını bilmelidir.
Birlik, herkesin aynı düşünmesiyle kurulamaz. Farklı düşünenlerin ortak hakları savunabileceği kurallar, karşılıklı saygı ve güvencelerle kurulabilir. Çoğulculuğu tehdit sayan bir anlayış, halkın birliğini dar bir çevrenin uyumuna indirger.
Kürd halkının geleceği, hiçbir liderin kişisel mirasına ve hiçbir örgütün devamlılığına indirgenemez. Tecrübe değerlidir; ancak yeni kuşaklara alan açtığında ortak bir millî birikime dönüşür. Temsil makamları, halkın devrettiği ve gerektiğinde geri alabileceği sorumluluklardır. Bu makamları elde tutmak, onları haklı biçimde taşımaya devam edildiği anlamına gelmez.
Koltuklara yöneltilen itirazın demokratik karşılığı açıktır:
Halkın adına konuşuyorsanız halka hesap verin.
Bir süreç yürütüyorsanız hedeflerini, sınırlarını ve güvencelerini açıklayın.
Geçmişin bedellerini hatırlatıyorsanız o bedellerin bugünün haklarına nasıl dönüştüğünü gösterin.
Bunları yapamıyorsanız yenilenmenin önünü açın. Halkın geleceğini, kendi siyasi devamlılığınızın sınırlarına hapsetmeyin.
Milletimizin talebi, kendi toprağımızda ve ortak kamusal hayatta kimliğimizle eşit, özgür ve onurlu yaşamaktır. Bu talebi temsil etmek isteyen herkesin meşruiyeti, onu ne kadar açık ve kararlı savunduğunda, ne ölçüde hayata geçirdiğinde ve halka ne kadar hesap verebildiğinde aranmalıdır.
Halkın iradesi, onun adına edinilmiş makamların sürekliliğinden daha büyüktür. Çünkü makamlar geçicidir; halkın özgürlük ve onur talebi kalıcıdır.
Maaruf Ataoğlu
12 Ekim 2025


