Sürecin Adı Yok, İradesi Yok: Kürt Siyasetinin Tarihsel Körlüğü
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dünkü grup konuşmasında “Türkiye’yi terörden arındırma cümlesi kurmadan” süreç gayet iyi gidiyor ifadesi, sıradan bir politik söylem değildir.
Bu cümle, aslında bir zihniyetin, bir stratejinin ve daha önemlisi üstü örtülü de olsa bir yön tayininin açık ilanıdır.
Çünkü bir sürecin adı yoksa, sınırları yoktur. Sınırları yoksa, muhatabı da yoktur. Muhatabı olmayan bir süreç ise, özünde bir “tasfiye süreci”dir.
Bu noktada asıl sorulması gereken soru şudur:
Kürt siyasetçileri bu tabloyu hâlâ neden okuyamıyor ya da okumak istemiyor?
Devlet Konuşuyor, Kürt Siyaseti Dinliyor
Devlet Bahçeli’nin son dönemdeki çıkışları, sadece iç politikaya dönük hamasi söylemler değildir.
“Ahmetler göreve, Selahattin evine” gibi sözler bir gün boş umut pompalarken, ertesi gün “sabredin, İran’ın durumu daha netleşmedi” gibi ifadelerle ertelenen beklentilerin, Kürt siyasetinin nasıl bir psikolojik oyalama mekanizması içinde tutulduğunu açıkça göstermektedir.
Daha da çarpıcısı, Kerkük üzerinden verilen mesajdır:
“Yüz yıl sonra Kerkük valiliğini aldık, derken sırada Misak-ı milli sınırlarına gönderme yaparak Musul, Erbil ve Süleymaniye var.” dermişçesine ironik Türk, Arap, Kürd kardeşliği çıkışları yapıyor.
Aslında kurduğu bu cümleler bir vizyon beyanıdır. Ama bu vizyon, Kürtler için değil; Dört parçadaki Kürtler üzerinden kurulmasını planladıkları bir hâkimiyetin tahayyülüdür.
Kürt Siyasetinin En Büyük Açmazı: Tepkisizlik ve Bağımlılıktır.
Bugün gelinen noktada Kürt siyasetinin en temel sorunu, aslında dış baskı değildir.
İçeride oluşmuş zayıflamış irade boşluğudur.
Tepki veremeyen,
Strateji üretemeyen,
Süreçleri tanımlayamayan,
Kendi halkına açık ve net bir hedef koyamayan bir siyaset,
kaçınılmaz olarak başkalarının çizdiği sınırlar içinde hareket eder.
Bu, tarih boyunca tekrar eden bir kırılmadır.
Şeyh Ubeydullah’tan,
Qazi Muhammed’e,
Molla Mustafa Barzani’den,
Celal Talabani’ye,
Abdulah Öcalandan PKK’ye
Tarihten bugüne kadar uzanan siyasi çizgide,
en büyük kayıp dış düşman değil, iç dağınıklık, belirsizlik ve akıl zaafiyeti olmuştur.
SüreçTartışması Üzerinden Siyasetsizleştirme Kimliği
“Kürdler Türk kökenli kardeşlerimizdir” söylemi, yüzeyde kardeşlik gibi görünse de, özünde Kürd kimliğinin erozyonunun ve zamana yayılmış asimilasyonun en rafine hâlidir.
Bu söylemle hedeflenen şey açıktır:
Kürtlerin tarihsel, dilsel, siyasal varlığını tartışmalı hâle getirerek, siyaset yapma zemininlerini de ortadan kaldırmaktır.
Ve ne yazık ki Kürt siyasetinden hiç kimse işin bu kısmını önemseyerek bu söyleme karşı net ve güçlü bir tavır ve duruş sergileyememektedir.
İbretlik Gerçek:
Kaybedilen Sadece Toprak Değil, Kürd Halkının İradesidir
Bugün Kerkük üzerinden verilen mesajın asıl anlamı şudur:
“Sahada güçlü olan, masada pozisyon belirler.”
Peki Kürt siyaseti nerede?
Masada mı?
Sahada mı?
Yoksa hâlâ birilerinin bulacağı“uygun zaman”ı mı bekliyor?
Yoksa Talabani ile Barzani ailelerinin altmış yıllık çatışmalarının sona ermesini mi bekliyor?
Ya da Abdullah Öcalan’ın demokratik entegrasyonunu sonucunda yok olmayı mı bekliyor?
Tarih bekleyenleri Değil, Hep
Hazır Olanları Yazar.
Söylemler Sert Ama Kaçınılmaz Uyarılar Dolu
Kürt siyasetçileri artık şunu anlamak zorundadır:
Süreç diye sunulan şey aslında; teslim alınan iradedir.
Beklemek, çoğu zaman kaybetmenin başka adıdır.
Ve en önemlisi:
Başkalarının ajandasında yer almak, kendi geleceğini ipotek etmektir.
Eğer bugün hâlâ Kürd’ler tarafından net bir irade ortaya konulmazsa, yarın konuşulacak şey haklar değil, kaybedilenlerin kalın bir bilançosu olacaktır.
Bu yazım aslında Kürt siyasetçilerine bir eleştiri değil,
gaflet uykusundan uyanmaları için çok ciddi bir uyarıdır.
Saygıyla


