Sürekli Tehdit Üreten Bir Devlet Olmak
Şam Ziyareti: Dış Politikanın Yönetimi mi, Yoksa İç Çöküşün Yeni Bir Safhası mı?
Türkiye’nin Suriye Kürtleri üzerinden Elli Milyon Kürde dönük dili artık diplomasi değil; süreklileşmiş bir tehdit refleksidir.
Bu dilin merkezinde bugün, Şam’da aynı masaya oturan üç isim bulunmaktadır:
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan,
Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler
ve Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın.
Ancak mesele kişilerle sınırlı değildir.
Bu üçlü, bugün Şam’da verdikleri görüntüyle yalnızca bir diplomatik temas gerçekleştirmemekte; tehdit üzerine kurulu bir devlet refleksini yeniden üretmektedir.
Bu söylem;
İttihat-Terakki aklının güncellenmiş bir dışavurumu,
Türk halkının milliyetçi ve ırkçı manipülasyonlarla yönetilmesine alışılmış bir suskunluğun ürünüdür.
Ortada hâlâ basit ama yakıcı bir soru durmaktadır:
On yıldır savaşın sürdüğü,
bir yıl önce kurulmuş, ülke içinde ülke halkı içerisinde meşruiyeti bulunmayan, iç dengeleri pamuk ipliğine bağlı, her gün farklı silahlı grubun Kürtlere, Alevilere, Dürzilere saldırdığı, yer yer katliamların yaşandığı,
fiilen yönetilemeyen bir Suriye’de;
Ankara’yı temsil edenlerin, bugün Şam’da oturup hâlâ hafta sonuna kadar SDG’ye süre biçmesi hangi aklın ürünüdür?
Bunlar kendilerini ne zannetmektedir?
Kime, neyi dayatmaktadırlar?
Bu tablo diplomasi değildir.
Bu bir dış politika hesabı da değildir.
Bu, gerçeklikten kopmuş bir güç sanrısıdır.
Şam Sahası Boş Bir Satranç Tahtası Değildir
Dört yüz elli yıllık devlet geleneğinden söz eden bu akıl, olup biteni gerçekten görmüyor mu?
Yoksa görüyor da görmek mi istemiyor?
Suriye bir boşluk değildir.
Sahada Amerika vardır.
İngiltere vardır.
Fransa vardır.
İsrail vardır.
Bunlarla da sınırlı değildir.
Fiilen CENTCOM askeri yapılanması, çok sayıda uluslararası siyasi ve istihbari ağ sahadadır.
Ve bütün bunların ortasında, kendi topraklarını Esad’a ve DAİŞ’e rağmen savunmuş olan Suriye Demokratik Güçleri bulunmaktadır.
Buna rağmen Ankara’nın Şam’da verdiği mesaj şudur:
“Biz istersek ” Kürtler ölür.
Bu cümle artık dış politika değildir. Bu, devlet aklının iflasının ilanıdır.
Tehdit, Savaşın Ön Sözüdür
Şam’da verilen her tehdit mesajı, sahada ve Ortadoğu’da otomatik olarak yeni bir iç savaş senaryosunu üretir.
Bu yalnızca Kürtleri değil;
Halep’i, Şam’ı,
Alevileri, Dürzileri
ve zaten ayakta kalmakta zorlanan Suriye’nin bütün toplumsal dengelerini yeniden ateşe atar.
Türkiye Cumhuriyeti, Kürtlere boyun eğdirmeyi hedefleyen bu tehdit diliyle yalnızca Rojava’yı değil, Şam’ı doğrudan ateşe atmaktadır.
İktidar sözcüsü Ömer Çelik, Abdullah Öcalan üzerinden kurduğu söylemle; başta Suriye Demokratik Güçleri olmak üzere elli milyon Kürdü siyasal bir rehineye dönüştürme hesabı yaptığını açıklamaktadır.
Ancak bu hesap, Kürt halkının destansı tarihinden tek bir ders dahi çıkarmamış olmanın ürünüdür. Kürtler ne Osmanlı’da, ne Cumhuriyet’in en sert dönemlerinde, ne de modern Ortadoğu’nun kanlı denkleminde dahi tehdit ve rehine siyasetiyle teslim alınabilmiş değildir.
Bugün gelinen noktada açıkça görülmektedir ki hedef; Türkiye’de silahlı mücadelenin sonlanması değil, Rojava’daki Kürt halkının kolektif iradesini teslim almak, bunu da Şam üzerinden yeni bir savaş denklemiyle Kürtlere dayatmaktır.
Böyle bir savaşta Türkiye, Şeyh Said’i ve Dersim’i yeniden tarihsel bir “çözüm modeli” olarak aklından geçiriyorsa, uluslararası alanda tam bir yalnızlığa mahkûm olur.
Ve yalnız kalan bir Türkiye’nin hiçbir beklentisi gerçekleşmez. Aksine kendi içerisinde yeniden ateşlenen bir Kürt özgürlük mücadelesi ile yüzleşirler.
Bu savaş çığırtkanlığını yapanlar, sahada umdukları sonuçlar yerine,
birer birer Lahey’de açılacak dava dosyalarının sanıkları hâline gelir.
Halepçe’yi ve Saddam Hüseyin’i unutmasınlar. Tehdit dili hiçbir devleti güçlü kılmaz.
Aksine, yarın kurulacak her uluslararası suç dosyasının delil klasörlerini büyütür.
Tarihsel Hakikat Değişmedi
Osmanlı tarihinde Kürtler her zaman silahlıydı. Bu silahlar isyan için değil; sınır güvenliği için taşınırdı. Kürtlerin kendi can güvenliğini sağlama iradesi yüzyıllar boyunca sorun olmadı da, bugün DAİŞ’e ve HTŞ’ye karşı kendilerini korumaları için mi sorun hâline geldi?
Değişen Kürtler değildir.
Değişen; Türklük adına konuşan ama Türklükle hiçbir bağı olmayan devşirme bir zihniyettir.
Bu zihniyet, tarihsel ortaklığı değil;
tek tipçilikle halkları bastırmayı devlet politikası sanmaktadır. Bugün Şam’da bulunan Savunma, Dışişleri ve İstihbarat temsilcileri de bu noktada yalnızca diplomat değil;
tehdit siyasetinin hem odağı hem de ortağıdır.
Bu Dil Çözüm Dili Değildir
Bu dil:
• tarih bilmez,
• sosyoloji tanımaz,
• sonuç hesabı yapmaz bir dildir.
Bu dil ne devlet ciddiyetidir ne de millet aklıdır. Bu dil, korkunun yüksek sesle konuşmasıdır.
İsrail, Amerika’nın tüm desteğine rağmen birkaç milyon Filistinliyle yetmiş yıldır baş edemezken;
Ankara, elli milyon Kürde tehdit diliyle hükmedebileceğini mi sanmaktadır?
Bu soru cevap beklemiyor.
Çünkü cevabını tarih defalarca yazdı.
Son Soru Şam’dan Ankara’ya Şöyle Sorulmalıdır?
Eğer Türkiye gerçekten savaş istemiyorsa, eğer gerçekten Kürtlerle yeni bir cephe açmak istemiyorsa, eğer gerçekten uluslararası bir suç dosyasının öznesi olmak istemiyorsa;
Şam’da bu dili neden yeniden üretiyor?
Ve bu dilin baş aktörleri neden hâlâ karar mekanizmalarının merkezinde duruyorlar?
Devlet, tehdit ederek büyümez.
Devlet; aklıyla, stratejisiyle ve ortak tarih bilinciyle ayakta kalır.


