AMERİKA ÇEKİLİRKEN KÜRDLERE NE BIRAKIYOR?
Trump’ın hesabı, Barrack’ın vaatleri ve Kürdistan’ın güvenliği
Kürdlerin tarihî hafızasında, büyük devletlerin dostluk sözleri kadar o sözlerin tutulmadığı günler de vardır. Bu nedenle biz Kürdler, Amerika’nın Irak ve Güney Kürdistan’dan askerî açıdan çekilmesini yalnızca bir görev değişikliği olarak okuyamayız.
Sormak zorundayız:
Amerika ne yapmak istiyor?
Trump ve Tom Barrack’ın kurmaya çalıştığı düzende Kürdlerin yeri neresi?
Savaşa ihtiyaç duyulduğunda çağrılan, pazarlık başladığında ise masanın dışında bırakılan bir halk mı olacağız?
CENTCOM, 30 Eylül 2026’da Erbil’deki kuvvet ve teçhizatın çekilmesinin tamamlandığını açıkladı. Ancak aynı açıklama, Irak’la ikili savunma ilişkisine geçildiğini ve IŞİD karşıtı görevin Ürdün merkezinden sürdürüleceğini de belirtiyor. Dolayısıyla Amerika, bölgedeki hesabını kapatmıyor; Trump ve Kürd düşmanı Tom Barrack, Amerika’nın askerî varlığının biçimini ve sorumluluk dağılımını yeni paradigmaya uygun olarak yeniden düzenlerken Kürdlere gözdağı veriyor.
Benim bu gelişmelerden çıkardığım sonuç şudur:
Washington, doğrudan üstlendiği yükü azaltırken bölgesel çıkarlarını ve etkisini korumak istiyor. Fakat Amerika açısından maliyeti azaltan bir düzen, Kürdistan açısından Kürd halkının güvenliğini artırmıyor. Kürdler, bağımsız bir devlete sahip olmadıkları için bu anlaşmalarda genel olarak söz hakkından yoksun bırakılıyor. Büyük devletlerin kendi çıkarları bakımından başarılı gördükleri anlaşmaların bedelini, DAİŞ–IŞİD ile savaşmak suretiyle Kürd gerillası ve Kürd Peşmergesi, dolayısıyla Kürdistan halkı ödüyor.
Tom Barrack, 24 Eylül’de Rûdaw’a yaptığı açıklamada Kürdlerin terk edilmeyeceğini söyledi; Peşmergenin milis olmadığını belirtti ve birleşmesini destekledi. Aynı zamanda Trump yönetiminin doğrudan askerî müdahaleyi azaltmak istediğini anlattı. Biz Kürdler, bu sözleri güvenilir bulmamakla birlikte kayda geçiriyoruz. Fakat dostluk beyanları, bizim saldırılara açık hâle getirilmiş olmamız gerçeğini değiştirmiyor.
Barrack’a sorulması gereken sorular açıktır:
Kürdistan’a füze ve insansız hava araçlarıyla saldırıldığında ABD veya CENTCOM bünyesinde kim, hangi yükümlülükle harekete geçecek?
Peşmergenin savunma kapasitesi ve hava savunma sistemi nasıl güçlendirilecek?
Bağdat’ın veremediği veya vermek istemediği güvenceyi siz yalnızca dostluk beyanlarıyla mı sağlayacaksınız?
Yoksa bunun için nasıl bir mekanizma kuracaksınız?
Baylar, bu sorular cevaplanmadan “Sizi yalnız bırakmayacağız” demek, Kürdlerin geleceğini yalnızca iyi niyete emanet etmektir.
Paylaşılan metnin kısmen de olsa haklı bir tarafı var: Peşmerge modernleşmeli, hava saldırılarına karşı korunmalı ve uluslararası savunma ilişkilerinden yararlanmalıdır. Ancak Peşmergenin ihtiyaç duyduğu bu silahları kim verecek?
Eğer silah vermeden alanı terk ederseniz, Peşmergenin merkezî bir ordunun içinde eritilmesine yol açacak bir sürecin önünü açmış olursunuz.
Biz Kürdler, bunu iyi niyetli bir yaklaşım olarak değerlendiremeyiz.
Irak Anayasası, Kürdistan Bölgesi’ni federal bir bölge olarak tanıyor; 121’inci maddesi, bölgesel güvenlik güçlerinin ve bölge muhafızlarının kurulması ve örgütlenmesi konusunda federal hükümete yetki veriyor. Bu çerçeve, silah tedarikine ilişkin bütün sorunları kendiliğinden çözmez; fakat Peşmergeyi hukuksuz bir silahlı topluluk gibi sunmayı da asla haklı kılmaz.
Peşmergenin partilerden bağımsız, ortak bir komutaya kavuşturulması, Kürdistan halkı için çok geç kalınmış olsa da önemli bir karardır. Ancak bu karar ile Kürdistan’ın savunma iradesinin Bağdat’a bağlanması veya devredilmesi, birbirinden çok farklı konulardır. Kürdistan halkı, böyle bir girişime asla müsaade etmez.
Peşmerge Bakanlığı, eylül ayında açıkladığı birleşmeyi, güçlerin bakanlık çatısı altında ortak bir komuta ve denetim yapısında toplanmasını sağlayarak bütün kurum ve kurallarıyla behemehal gerçekleştirmelidir. Bu kazanımın sahada kalıcılaşması, Kürdlerin kendi kurumlarını güçlendirmesi bakımından çok çok önemlidir. Bundan sonraki adım, bu kurumsal birliği koruyarak federal savunma düzeninde bütçe, donanım, eğitim ve etkili temsil güvencelerini elde etmek olmalıdır.
“Bağımsız değilsen merkezî yapıya teslim olmak zorundasın” anlayışı, Orta Doğu’da federalizmin anlamını çok çabuk daraltır.
Birlikte yaşamanın koşulları vardır:
Merkezî hükümet ile yetki paylaşımı, anayasal güvenceye dayalı karşılıklı yükümlülükler çerçevesinde ele alınmalıdır. Kürdlerin Araplarla birlikte yaşaması isteniyorsa, o birliktelikte Kürdlerin kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmaları da kabul edilmelidir.
Üstelik Irak’ta tehlikenin geçtiğini söylemek için henüz çok erkendir.
Zira Hazreti Ali’nin bir sözüne değinmeden geçemeyeceğim:
“Ehlûl Iraq, Ehlil şiqaqu we nifak.”
Bu sözü hatırlatan bir örnek olarak İran destekli Kataib Hizbullah, silah bırakma şartları arasında Peşmergenin dağıtılmasını da sayabilmiştir. Böylesi bir talep ortadayken “Kürdlere saldırmanın artık getirisi yok” diyerek rahatlamak ve ABD’nin bu davranışını görmezden gelmek elbette ki mümkün değildir. Tehdit yalnızca sınırın ötesinden gelmez; devlet kurumları içerisinde ve devlet üzerinde nüfuz kuran, İmam Ali’nin deyimiyle “şikak ve nifak tohumları eken” silahlı yapılardan da gelir.
Komşularla iyi ilişkiler elbette değerlidir. Türkiye’yle ticaret, Bağdat’la müzakere ve bölgesel diplomasi geliştirilmelidir. Ancak hiçbir güncel yakınlık, kalıcı hak güvencesinin yerine geçmez.
Kâk Mesûd Barzanî’nin dediği gibi, Kürdlerin güvenliği, başka başkentlerin değişebilen hesaplarına bağlanamayacak kadar ulvi ve hayatidir.
Trump ve Barrack’ın gizli niyetlerini net olarak bildiğimizi söyleyemeyiz. Fakat izlenen politikanın sonuçlarını okuyup sorgulayabilecek kapasiteye sahibiz.
Benim kaygım, Kürdlerin askerî ortak olarak önemsenirken kolektif siyasi iradelerinin devletler arası uzlaşmalarda sürekli geri plana itilmesidir.
Kürdistan hükümetinin Peşmergeye maaş ve donanım sağlaması çok önemlidir; Kürdistan’ın güvenliğinin geleceği üzerinde Peşmergenin karar hakkı da aynı ölçüde önemlidir.
Bu nedenle Şengal’in toprak olarak merkezî hükümete teslim edilmesi düşündürücüdür. Bu tür işbirlikçilik eleştirisinin ölçüsü elbette burada aranmalıdır. Diplomasi yapan herkese bu sıfatı yükleyemeyiz. Ancak halkının kazanımlarını açık güvenceler almadan başkalarının hesabına teslim eden bir siyasetin tanımı gayet açık ve nettir. Böyle bir siyaset, yaptığı bu anlaşmanın sorumluluğundan ve sonuçlarından hiçbir zaman kaçamaz.
Kürdistanî yönetimlerin görevi, Amerika’nın veya diğer ülkelerin niyetini beklemekten ibaret değildir. Kürdistan hükümeti, ortak savunma iradesini güçlendirmek, parti çıkarlarını halkın güvenliğine tabi kılmak ve her anlaşmada yetkiyi, bütçeyi, komutayı ve saldırı karşısındaki yükümlülükleri açıkça belirlemek zorundadır.
Amerika, Kürdleri yine hançerleyecek mi?
Bugünden kesin bir hüküm veremeyiz. Ancak güvence kurulmadan savunma imkânları çekiliyor, buna karşılık Kürdlerden kendi iradelerini daraltmaları isteniyorsa, bu tehlikeyi dostane olarak adlandırmak akıl kârı değildir.
Kürdlerin dostluğunun karşılığı olarak varlıklarının pazarlık konusu yapılması kabul edilemez. Bunu, Rojhılat’ta savaşa katılmayan Kürdlere Trump tarafından verilecek bir cezanın ön adımları olarak tarihe not düşüyoruz. Kürdistan’ın geleceği üzerine kurulacak bir masada Kürdler, elbette kendi iradeleriyle ve eşit söz hakkıyla bulunmak istemektedir.
Maaruf Ataoğlu
01 Ekim 2026


