Tüm Kürdistani Siyasi Aktörlere Feryadımdır.
Hâwar- Hâwar’û Hâwar!
Sizlerden samimi bir ricada bulunmak istiyorum. Hatta bu talebimi, içinde bulunduğumuz tarihsel momentin ağırlığı nedeniyle bir ısrar olarak kabul etmenizi hepinizden rica ediyorum:
Lütfen, en azından bir süreliğine, siyasal değerlendirmelerinizi İmralı merkezli referans çerçevesinden bağımsız olarak yeniden düşününüz.
Şunu özellikle vurgulamak isterim ki; ben yeryüzündeki hiçbir halkın, hiçbir siyasal aktörün düşmanı değilim. Aksine, böyle şahsiyetlere son derece saygılı ve verdikleri emeği takdirle karşılıyorum. Halklar arası eşitlik ve karşılıklı tanınma ilkesini esas alan bir siyasal etiğe de inanıyorum. Ancak kişisel niyetlerden bağımsız olarak, siyasal gerçeklikler niyetlerle değil, sonuçlarla değerlendirilir. Mevcut okumalarım ve tarihsel-sosyolojik gözlemlerim, Türkiye Cumhuriyeti devlet aklının, İmralı üzerinden Kürt meselesini bir yüzyıl daha erteleyecek, zamana yayacak ve etkisizleştirecek bir stratejik kurgu içinde olduğunu açıkça göstermektedir.
Bugün kamuoyuna sunulanın aksine, ortada gerçek anlamda bir “çözüm süreci” bulunmamaktadır. Aksine, oyalama ve belirsizlik üzerine kurulu bu taktiksel yaklaşımın temel hedefi, Rojava’da ortaya çıkan tarihsel ve siyasal kazanımların tasfiyesidir. Kürt toplumunda sıkça kullanılan ve derin bir tarihsel hafızaya işaret eden şu söz, mevcut durumu oldukça yalın biçimde özetlemektedir:
“Dıjminê bâwân, Nâbê dostê Lâwân“
Rojava yönetimi, bir yandan İmralı’dan gelecek mesajlara endeksli kalırken, diğer yandan sahadaki hızlı ve sert jeopolitik gelişmelere uyum sağlamaya çalışması, kendi siyasal ve askeri kapasitesini yapısal olarak sürekli zayıflatmaktadır. Özellikle Şam yönetimi karşısında net, kararlı ve kolektif bir duruş sergilenememesi; Eşrefiye ve Şeyh Maksud’da yaşayan sivil halkı, fiilî bir yok oluş tehdidiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu durum, yalnızca bir taktik hata değil, aynı zamanda ağır bir tarihsel sorumluluktur.
Kürt halkının eline, belki de son yüz yılın en önemli tarihsel fırsatı geçmiştir. Bu fırsatın, Bahçeli–İmralı ekseninde kurgulanan yapay ve içeriksiz bir “çözüm” söylemine feda edilmesi ve ileride telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğuracaktır. Rojava yönetiminin, bölgesel ve uluslararası aktörlere açık ve şeffaf müdahale çağrıları yapması artık bir tercih değil, bir zorunluluktur. Dürzilerin izlediği siyasal hat, bu bağlamda dikkate değer bir örnek teşkil etmektedir.
Bugün Kürdistan’ın dört parçasında ve diasporada yaşayan Kürt halkının kalbi, Rojava ile birlikte atmaktadır. Bu tarihsel eşikte; Bakur, Başur, Rojhilat ve diasporadaki tüm toplumsal ve siyasal dinamiklerin eşgüdüm içinde seferber edilmesi gerekmektedir. DAİŞ ve benzeri yapılar karşısında savunma refleksi değil, kolektif caydırıcılık üretilmelidir.
Başur’daki siyasal aktörlerden gelen açık destek mesajları ortadadır. Bu destekler, sembolik düzeyle sınırlı kalmamalı; caydırıcılık üretmek adına somut güç birlikteliklerine acilen dönüştürülmelidir. Roj Peşmergelerinin Kürdistan’a davet edilmesi ve siyasal model tartışmasının, artık adem-i merkeziyetçilik sınırlarını aşarak doğrudan federal bir yapıyı hedeflemesi acil bir zorunluluk gerektirmektedir.
Aynı şekilde, bölgesel dengeler göz önüne alındığında, İsrail devletiyle ilişkiler meselesi de ideolojik reflekslerle değil, soğukkanlı bir stratejik akılla ele alınmalıdır. Ortadoğu’da kalıcı istikrar arayışında olan hiçbir aktör, altmış milyonu aşan Kürt halkının siyasal ve toplumsal gücünü görmezden gelemez. Bu karşılıklı bağımlılık, doğru bir diplomatik dille ve meşru zeminlerde değerlendirilmelidir.
Son olarak, bu mektubun içeriğinin; beni şahsen tanıyan ve Kürt siyasal mücadelesinin farklı aşamalarında sorumluluk üstlenmiş olan ilgili kişi ve çevrelere herkes tarafından iletilmesini sizlerden özellikle rica ediyorum. Amacım polemik üretmek değil; gecikmiş ama hâlâ mümkün olan tarihsel bir aklın inşasına bireysel sorumluluğum gereği mütevazı bir katkı sunmaktır.
En içten selam, sevgi ve saygılarımla,
Maaruf Ataoğlu
08.1.2026


