Türkiyede Kürt Düşmanlığı Üzerinden İnşa Edilen Güç
Devlet Aklı, Güvenlik Siyaseti ve Kırılgan Yükseliş
Bu yazı bir kişilik profilinden ziyade; bir devlet pratiğinin anatomisidir.
Merkezinde ise güvenlikçi politikalar üzerinden yükselme hesabı vardır.
Mesele bir isimden ibaret değildir; Kürt meselesi üzerinden kurulan güvenlikçi iktidar döngüsünün nasıl üretildiğini, nasıl büyüdüğünü ve nasıl çatırdadığını bu kişilik üzerinden anlamaktır.
1. 17–25 Aralık: Tasfiye Tehdidinden Devletin Başıyla Birlikte Yürüyerek Güç Devşirme Anı
17–25 Aralık operasyonları yalnızca bir yolsuzluk süreci değil, devlet içi iktidar savaşının açık cephesiydi.
“Sıfırla yavrum” söylemi kayıtlarıyla birlikte MİT’in de hedefe konulması, Hakan Fidan için bir kırılma eşiği yarattı. Devletin çarklarını elinde tutan FETÖ yapılanması tarafından Erdoğan’ın hedef seçilmesi, Fidan’ı bir tercih yapmaya zorladı.
Bu noktadan sonra Erdoğan Fidanla birlikte savunmaya çekilmek yerine;
aksine, varlıklarını güvenlik aygıtlarını sertleştirerek tahkim etme yolunu seçtiler.
Fidan’ın Mantığı şuydu:
“Eğer içeride gücü ele geçirenler tarafından kellem isteniyorsa, ben de safımı belirleyerek güçlünün yanında durarak oluşan devlet aklımla dışarıda, Suriye sahası üzerinden savaş üreterek kendime alan açarak dokunulmazlık kazanırım.”
Bu stratejinin adresi belliydi: Yine Kürtler.
2. Rojava: Yapılmak İstenen Güvenlik Değil, Meşruiyet Üretim Alanı
Rojava, Fidan ve Devlet aklı için yalnızca bir sınır hattı değil;
kişisel ve kurumsal meşruiyetin üretildiği, tahkim edildiği bir cepheye dönüştürüldü.
Suriye’den Türkiye’ye yöneldiği iddia edilen kimi zaman provokatif, kimi zaman karanlık saldırılar, Rojava’ya dönük işgal planlarının zemin malzemesi olarak kullanıldı.
Amaç açıktı:
• Kürtleri sürekli bir tehdit olarak kodlamak
• Devlet aklını olağanüstü hâl psikolojisinde tutmak, burdan kimi askeri ve sivil otoriteye çıkar, mevki ve makam devşirmekti
• Aynı zamanda güvenlik bürokrasisini vazgeçilmez kılmak
Bu, klasik bir “terörle mücadele” değil; aslında bu bir iktidar üretme mühendisliğiydi.
3. İslamcı Militanlar, IŞİD ve Gri Alan Siyaseti
Bu dönemde MİT üzerinden yürütülen politikalar, devletin gri alanlarını genişletti:
• İslamcı militan ağları
• IŞİD’le iç içe geçmiş sahalar
• Lojistik ve silah sevkiyatı iddiaları
Bunların hiçbiri bir “kontrolsüzlük” değildi.
Bu, kontrollü bir kaos stratejisiydi.
Bayır-Bucak Türkmenleri, Şah Süleyman Türbesi’nin taşınması (Eşme Ruhu), daha sonra canlı yayında yakılan Türk askerleri…
Her biri toplumda derin travmalar üretirken, güvenlik aygıtına sürekli yeni alanlar açtı.
Travma büyüdükçe, Fidan güçlendi.
4. MİT’ten Dışişleri’ne: Güvenliğin Diplomatlaşması
Fidan’ın MİT Başkanlığı’ndan Dışişleri Bakanlığı’na geçişi basit bir makam değişimi değildir.
Bu, güvenlikçi zihniyetin, Kürtlere karşı tutum alan ülkeler başta olmak üzere —Suriye, İran, Rusya ve Irak hattında— uluslararası diplomasiye taşınmasıdır.
Kürtlere yönelik dış politika artık müzakere diliyle değil;
tehdit, askerî ima ve sert mesajlar üzerinden yürütülmeye başlandı.
Bu süreçte içeride Ali Yerlikaya üzerinden şekillenen yeni güvenlik yapılanmasıyla; MHP’ye yakın duran ve AKP içinde kadrolaşarak güçlenen Süleyman Soylu ekibinin tasfiyesi gerçekleşti.
Devletin sert çekirdeği yeniden dizayn edilerek, Fidan eksenli bir denge kurulmuş gibi sunuldu.
5. Sıra Güçlü Bir Medya Grubunu Kurmaya ve Erdoğan Sonrası Hesap Yapmaya Gelmişti
Bu plan çerçevesinde basına yansıyan ve Can Holding tarafından Habertürk’ün satın alınması basit bir ticari işlem değildi.
Bu adım, Erdoğan sonrası güvenlik siyasetini destekleyecek güçlü bir medya altyapısı kurma isteğinin parçasıdır.
Bu noktadan sonra Fidan, yalnızca bir bakan değil;
Erdoğan sonrası senaryolarda açık açık adı konuşulan güçlü bir figür hâline geldi.
İşte kırılma tam da burada başladı.
Çünkü Türkiye’de iktidar yalnızca güçle değil; oluşan dengelerle yaşar.
Dengeler bozulduğunda, sistem kendi reflekslerini derhal devreye sokar.
6. Uyarı, Çatlak ve Geri Tepme
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, dün ilk sac kesimini yaptığı gemi töreninde isim zikretmeden üstü örtülü biçimde Rojava Kürtlerine atıfla
“Bizim hiçbir ülkenin toprağında gözümüz yok. Savunma harcamalarımız barışı korumaya yöneliktir” demesi, Fidan ve ekibi tarafından oluşturulan
sert güvenlik söylemlerinden duyduğu rahatsızlığının örtük bir ikazı gibiydi.
Bunun hemen ardından AKP’li Galip Ensarioğlu’nun, Fidan’ı sert söylemleri nedeniyle istifaya çağırması geldi.
Bu bir tesadüf değildi.
Verilmek istenen mesaj şudur:
“Kürt düşmanlığı üzerinden kurulan güç, artık Sayın Cumhurbaşkanı’na yeniden seçilebilmesi için yük üretmeye başlamıştır.”
7. Sonuç: Güvenlik Bürokrasisi Üzerinden Kurulan Kürt Karşıtlığının Sınırına Gelinmiştir
Hakan Fidan’ın hikâyesi şunu gösteriyor:
• Kürt meselesi, Türkiye’de her zaman sınırsız bir güvenlik sermayesi değildir.
• Sürekli tehdit üreterek iktidar inşa etmek, bir noktadan sonra iç siyaseti ve hatta bazen devleti kilitler.
• Güvenlikçi yükselişler, zamanı geldiğinde aynı güvenlik aygıtı tarafındanda törpülenir.
Bugün Fidan’ın yaşadığı şey aslında bir düşüş değil;
kendi kurduğu ve üzerinden yükseldiği siyasetin Kürt oyuna olan ihtiyaçtan kaynaklanan bir geri tepmedir.
Ve bu geri tepme, yalnızca bir kişiyi değil;
devletin Kürtlerle kurduğu yanlış ilişki biçimini de bugün açıkça ifşa etmektedir.


