Üç İsim, Tek Denklem:
Devletin Görünmeyen Hafızası
Yalçın Küçük – Doğu Perinçek – Abdullah Öcalan Üçgeninde “Hikmet-i Hakikat” Arayışı
Son üç gündür birçok kimse Yalçın Küçük’ün – Abdullah Öcalan’la olan ilişkisini yazıyor. Aslında ben bu konuyu yazıp yazmamak konusunda pek istekli değildim. Ama yazılıp çizilenleri okuyunca, kendi bakış penceremden bakarak yazmak gerektiğine karar verdim.
Tarih bazen kişiler üzerinden değil… kişiler arasındaki görünmez ince hatlar üzerinden okunur. Hele bu hatlar gelgitler barındırıyorsa, söz konusu kişilerin geçmişleri kimi ideolojik radikal fikirler çerçevesinde şekillenmişse, bu durum aydınlatılmayı gerektirir.
Ayrıca bazı isimler vardır ki,
onları tek tek anlamaya çalışmak, belki de hakikati parçalamaktır.
Asıl mesele, o isimleri birbirine bağlayan zincirin, zihniyetinin haritasını çözebilmektir.
Bu isimlerden Yalçın Küçük, Doğu Perinçek ve Abdullah Öcalan tam da böylesi bir üçgenin köşe taşlarıdır.
Ve mesele şu soruda düğümlenir:
Bu üç isim neden aynı tarihsel zeminde kesişti? Bunun sebebi, hikmeti nedir?
I. Üç İsim, Tek Zemin:
Devlet, İdeoloji ve Kontrol
Bu üç figür, ilk bakışta birbirine zıt gibi görünür:
• Biri akademisyen ve entelektüel,
• Biri siyasal aktör ve devlet içi başka reflekslerin de taşıyıcısı,
• Biri silahlandırılmış bir halk hareketinin lideri.
Ama derine indiğimizde, 80’li yılların sonundan beri hepsi aynı sorunun etrafında dönerler:
Devlet nedir ve nasıl yönetilir?
Yalçın Küçük
solcu, sosyalist bir kimlikle devleti çözmeye çalışan ideolojik bir zihindi.
Ama çözmeye çalıştığı şeyin içine çekildi ve kendisi çözüldü.
Doğu Perinçek
devleti dönüştürmek istediğini söyleyerek sol ve sosyalist bir siyaset üretmek istedi.
Ama her zaman devletin kontrollü reflekslerini yeniden üreterek onu canlı tutmasını bildi.
Abdullah Öcalan
devlete karşı çıktığını ilan ederek, Marksist bir ideoloji ile birleşik, bağımsız bir devlet kurmak için PKK ile silahlı mücadele başlattı.
Ama zamanla devletle konuşan, Kemalizmle örtüşen, devletle pazarlık eden ve sonunda devletin bir aktörüne dönüşen bir pozisyona geldi.
Ve böylece üçü de farklı yollarla yürüyerek, üç aşağı beş yukarı aynı noktada buluştu.
Devletle kurdukları karşıtlık sonucunda, perde arkasında oluşturdukları kaçınılmaz ilişki.
II. Hikmet mi, Hakikat mi, Yoksa Strateji mi?
“Hikmet-i hakikat” dediğimiz şey; hakikatin ince ince işlenerek bilgeliğe dönüşmüş hâlidir.
Ama bu üç figürün hikâyesinde,
hikmet çoğu zaman hakikatin üzerini örten, birçok kesimin ve şahsın göremediği flu bir perdeye dönüştü.
• Teori, pratiğin önüne geçti.
• İdeoloji, halkın gerçeğini bastırdı.
• Strateji, ahlakın yerini aldı.
Bu yüzden mesele artık şu değildir:
Kim haklıydı?
Asıl mesele şudur:
Kim, hangi hakikati ne için kullandı?
III. Devlet Töreni Meselesi:
Bir Defin Değil, Devletin Resmî Tanıma ve Sahiplenme Biçimidir
“Devlet töreni ile defin” meselesi, basit bir cenaze tartışması değildir. Bu, törenin devletin şu soruya verdiği cevaptır:
“Kimi kendi hafızama dahil edeceğim?” sorusunun resmidir. Bu husus, Sırrı Süreyya Önder’in cenazesinde görüldüğü gibi bir hafıza sahiplenmesidir.
Eğer bir gün bu üç isim aynı sembolik düzlemde anılırsa,
bu onların yüzde yüz aynı olduğu anlamına gelmeyebilir.
Ama bu bize şunu gösterir:
Devlet, kendi kadroları olmasalar bile kendisiyle çalışmış kişileri, kendisiyle çatışmış olsalar bile kendi tarihine dahil ederek onların peşinden gidecek kitleleri etkisizleştirir.
Çünkü devlet için en büyük zafer, karşıtını yok etmek değil…
onu zamanla kendi hafızasının bir parçası hâline getirmektir.
IV. Asıl Hikâye:
Kürt Meselesi Üzerinden Kurulan Bu Denklemdir
Bu üçlü arasındaki görünmeyen bağın en güçlü zemini şudur:
Kürt meselesi.
• Biri bunu teorize etti,
• Biri bunu yönetmeye talip oldu,
• Biri bunun üzerinden bir hareket inşa etti.
Ama sonuç?
Halk hâlâ aynı sorunun ve girdabın içinde:
Kimlik mi, statü mü, yoksa sadece tanınma mı?
Ve belki de en acı gerçek şudur:
Bu üçlü, kabul etmese bile, farklı pozisyonlarda olsalar da aynı oyunun farklı rollerini oynadılar.
V. Sonuç: Hikmet Değil, Hesaplaşma Gerek
Bu meselede “hikmet” atfetmek kolaydır. Ama hakikat çoğu zaman daha serttir.
Bu bir bilgelik hikâyesi değil…
bu bir hesaplaşma hikâyesidir.
• Devletle hesaplaşma,
• İdeolojiyle hesaplaşma,
• Ve en önemlisi, kendimizle hesaplaşma.
Çünkü bir halk,
kendi hikâyesini başkalarının yazdığı metinlerden okuduğu sürece, hakikat hiçbir zaman ona ait olmayacaktır.
Son söz:
Tarih bazen büyük liderler üretmez…
büyük yanılsamalar da üretir.
Ve o yanılsamalar yıkıldığında geriye kalan tek şey şudur:
Hakikat, hiçbir zaman devlet töreniyle gömülmez.
Gömülse bile, Kürt halkının gördüğü bu hakikat artık üzeri örtülerek bitmez.



teröristi savunmakta tam bi eziklik ne mücadelesi ya bu kadar meraklıysan dağa yanlarına çık