ÜLKESİNDEN, TOPRAĞINDAN VE KÖKLERİNDEN KOPARILMIŞ BİR İNSANIN EN BÜYÜK YÜKÜ;
SIRTINDA TAŞIDIĞI VALİZ DEĞİL,
YÜREĞİNDE TAŞIDIĞI MEMLEKETTİR…
Ben de yıllardır gurbet yollarında yürüyenlerden biriyim.
Toprağımdan uzak, dağlarımdan ayrı, çocukluğumun seslerinden mahrum yaşasam da; içimde hâlâ Şerewdin’in rüzgârı eser, Çotla yaylasının sessizliği ve kû sianın çığlığı yankılanır.
Çünkü bir Zaza bazen bedenini ülkesinden çıkarabilir,
ama köklerini asla çıkaramaz. Tıpkı bın xet’e göç eden dedem Mahmedi ve Halam Gûlê gibi.
Hele ki o kökler bir Zaza inadında toprağa tutunmuşsa…
Kolay kolay ne kırılır, ne teslim olur, ne de unutulur.
Sürgün yalnızca başka bir şehirde yaşamak değildir.
Sürgün;
kendi dilini konuşurken boğazının düğümlenmesi,
bir türkü duyunca gözlerinin yaşarması,
bir dağ fotoğrafına bakınca insanın içinin parçalanmasıdır.
Bazıları sürgünü pasaport zanneder,
Oysa gerçek sürgün, insanın kendi ülkesine ve toprağına yabancı bırakılmasıdır.
Bizler yıllarca yalnız bedenlerimizi değil;
hatıralarımızı, mezarlarımızı, analarımızın dualarını ve çocukluğumuzun kokusunu da hep sırtımızda taşıdık.
Ama bütün bunlara rağmen hâlâ ayaktaysak,
bu biraz da Zaza yüreğinin o sessiz fakat kırılmaz ve sarsılmaz direncindendir.
Çünkü Zaza insanı dar zamanda konuşmaz…
Ama kökü gibi her zaman direnmesini bilir.
Kar altında kalan bir meşe gibi…
Dışı donmuş görünür ama içindeki hayat damarları toprağa sımsıkı bağlıdır.
Bugün Avrupa sokaklarında yürürken bile insan burada kendini misafir hissediyor.
Çünkü insanın gerçek evi beton duvarlar değil;
aidiyet duyduğu topraklardır.
Ben sürgünde yaşamayı öğrendim belki…
Ama sürgünü kabullenmeyi hiçbir zaman öğrenemedim.
Ve biliyorum ki;
bir halkın hafızası ölmedikçe,
dağlarının adı unutulmadıkça,
anaların yüreği susmadıkça,
hiçbir sürgün sonsuza kadar sürmez.
Çünkü bazı halklar konjonktürel olarak yenilebilir,
fakir bırakılabilir, dağıtılabilir…
Ama kökleri topraklarından tamamen asla sökülemez.
Hele ki o kökler,
bir Zaza inadında toprağa tutunmuşsa…
Maaruf Ataoğlu
13.05.2026 Köln


