Yasal Düzenleme Deniliyor…
Peki Hangi Hukuki Statü?
DEM Parti İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Av. Faik Erol, Abdullah Öcalan ile yaklaşık beş saat süren bir görüşme gerçekleştirdi.
Görüşmenin ardından Abdullah Öcalan’dan şu mesaj paylaşıldı:
“Yasal düzenlemelerin zamanı geldi.”
Öcalan, “Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürdü ayırsan Türk kalmaz.” ifadelerini kullanarak, Bu ifade, bana göre Ziya Gökalp’in savunduğu yaklaşımı yeniden çağrıştırmaktadır.
Bir metni değerlendirirken önce ne söylediğine değil, neyi söylemediğine bakmak gerekir. Çünkü bazen eksik bırakılan cümleler, kurulan cümlelerden çok daha fazla şey anlatır.
Bu açıklamada dikkatimi çeken husus, ilk kez “yasal düzenlemelerin zamanı geldi” denilmesi değildir. Asıl dikkat çekici olan, bu yasal düzenlemelerin neyi güvence altına alacağına dair tek bir somut ifadenin bulunmamasıdır.
Kürt halkı, bir asırdır verdiği mücadeleyle yalnızca “birlikte yaşamayı” istemiyor. Zaten fiilen yüzyıllardır Türklerle birlikte yaşıyor.
Kürtlerin temel talebi; kendi kimliklerinin, ana dillerinin, siyasal iradelerinin ve kolektif varlıklarının anayasal ve hukuki güvence altına alınmasıdır. Verilen bu mücadelenin sonucunda gelinen noktada bugün sorulması gereken soru şudur:
Hangi yasal düzenleme?
Kürtlerin kurucu halk olduğu kabul mü edilecek?
Anayasal eşit statü mü tanınacak?
Ana dilde eğitim ve kamu hizmeti hakkı mı güvence altına alınacak?
Yerel demokratik yönetimler güçlendirilecek mi?
Yoksa yalnızca silahların susmasını sağlayacak teknik düzenlemeler mi yapılacak?
Bu soruların hiçbirine cevap verilmeden “yasal düzenleme” ifadesi kullanılıyorsa, doğal olarak Kürt halkının önemli bir kesiminde ciddi soru işaretleri oluşacaktır.
Öcalan’ın kullandığı, “Kürt’ten Türk’ü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürdü ayırsan Türk kalmaz.” cümlesi ise, yüz yıl önce Ziya Gökalp’in dile getirdiği yaklaşımın güncellenmiş bir ifadesi olarak, Türk milliyetçiliğinin sosyolojik bakışını yeniden işaret ediyor olabilir.
Ancak siyaset, yalnızca tarihsel ve sosyolojik gerçeklikler ya da kültürel yakınlıklar üzerine kurulmaz. Devletler, ulusların kimlik haklarını hukuk yoluyla güvence altına alır. Hukukun temel ilkesi ise iyi niyet değil; hakların açık, net ve bağlayıcı biçimde güvence altına alınmasıdır.
Bugün kimsenin kardeşlik söylemine itiraz ettiğini düşünmüyorum. Asıl mesele, bu kardeşliğin hukuki karşılığının ne olacağıdır. Çünkü kardeşlik söylemi, eşit haklarla desteklenmediğinde, bugün olduğu gibi tek taraflı bir sadakat talebine dönüşmektedir.
Bir diğer önemli husus da şudur: Sürekli “Kürt-Türk ittifakı” vurgusu yapılırken, bu ittifakın iki tarafının eşit siyasal özne olarak nasıl tanımlanacağı konusunda yine hiçbir açıklık bulunmamaktadır. İttifak ancak eşitler arasında kurulur. Bir tarafın bütün anayasal yetkilere sahip olduğu, diğer tarafın ise yüzyıllık mücadelesine rağmen temel haklarını talep etmek zorunda bırakıldığı bir yapı; ittifak değil, mevcut statükonun farklı bir dille yeniden tanımlanmasından ibaret olur.
Dolayısıyla bugün tartışılması gereken konu sloganlar değil, hukuki içeriktir. Kürt halkı artık soyut kavramlardan çok, somut hukuk metinlerini görmek istemektedir. Çünkü tarih boyunca verilen sözlerin büyük bölümü, hukuki güvenceye kavuşturulmadığı için hiçbir zaman fiilen uygulanmamıştır.
Bu nedenle bence asıl soru hâlâ cevapsızdır:
Hazırlanması istenen yasal düzenlemeler, Kürt meselesini gerçekten çözecek demokratik ve anayasal güvenceleri mi içerecek; yoksa yalnızca mevcut sistemin, şimdilik Öcalan tarafından daha sorunsuz işletilmesini sağlayacak kimi teknik düzenlemelerden mi ibaret olacaktır?
Bu soruya açık ve net bir cevap verilmeden, toplumda güçlü bir güven duygusunun oluşmasını beklemek gerçekçi değildir.
Maaruf Ataoğlu
21 Temmuz 2026


